Adana – Gaziantep – Şanlıurfa: 3 Günlük Tarih ve Lezzet Rotası

19 Şubat 2026#Tarsus#Göbeklitepe#Şanlıurfa#Gaziantep#Adana
Adana – Gaziantep – Şanlıurfa: 3 Günlük Tarih ve Lezzet Rotası

3 gün, 3 şehir ve sayısız durak! Adana, Gaziantep ve Şanlıurfa’yı kapsayan, tempoyu bir an bile düşürmediğimiz bir Güney turuna çıktık. Henüz Adana’ya varmadan bizi selamlayan Varda Köprüsü’nün siluetiyle başlayan maceramız; tarihin sıfır noktası Göbeklitepe’nin gizeminden Zeugma’nın mozaiklerine kadar uzandı. Adana’nın tarihi sokaklarını arşınlayıp Urfa’nın mistik havasını soluduktan sonra, rotayı Antep’in o iştah kabartan çarşılarına kırdık.


'Bu kadar kısa sürede bu kadar çok yer gerçekten gezilir mi?' diye soruyorsanız; ulaşımdan zaman yönetimine, mutlaka görülmesi gereken noktalardan kişisel tavsiyelerime kadar her detayı içeren net bir yol haritası hazırladım. Kemerleri bağlayın, bölgenin hem tarihini hem de lezzetlerini keşfedeceğimiz bu yoğun rotaya birlikte başlıyoruz!


1. Gün - Adana

Akdeniz’in enerjisi, tarihin derinliği ve tabii ki o meşhur mutfağıyla Adana, bu rota için yapılabilecek en canlı başlangıçtı. Şehir; bir yanda Roma döneminden yadigar devasa yapıları, diğer yanda ise hiç bitmeyen o kendine has ritmiyle bizi daha ilk dakikadan içine çekmeyi başardı. Kısıtlı zamanımıza rağmen Adana’nın ruhunu nasıl yakaladık ve rotamıza hangi durakları sığdırdık; işte ilk günümüzün özeti:


🌉Varda Köprüsü

Adana’ya yaklaşırken, ana yoldan sadece 20-25 dakikalığına sapıp, Karaisalı yakınlarında, Toros Dağları’nın o derin kanyonlarından birine kondurulmuş Varda Köprüsü, bir mühendislik harikası. 1912 yılında Bağdat Demiryolu projesi kapsamında Almanlar tarafından inşa edildiği için yerel halk burayı daha çok “Alman Köprüsü” adıyla anıyor.

99 metrelik yüksekliğiyle aşağıya bakınca insanı hafiften ürpertse de, o taş kemerlerin estetiği ve hâlâ üzerinden trenlerin geçiyor olması büyüleyici bir detay. Yolun son kısımları biraz dar ve yer yer "maceralı" diyebiliriz ama binek aracınızla rahatlıkla gidebilirsiniz; göreceğiniz manzara için her sarsıntıya değer.


varda


Fotoğraf Meraklılarına Küçük Bir Tüyo: Burayı sadece uzaktan izleyip dönmeyin. Köprüye paralel uzanan, kayaların içine oyulmuş eski tünel ve geçitlere mutlaka girin. Kayaların içinden yürüyerek ilerlemek zaten başlı başına bir deneyimken, tünelin o karanlık ağzından köprüye doğru baktığınızda yakaladığınız perspektif... İşte o kare, tüm yol yorgunluğunu unutturuyor. Işığın ve gölgenin köprü üzerindeki dansını yakalamak için en doğru nokta burası.


🌉 Taşköprü

Varda Köprüsü’nün görkeminden sonra rotamızı şehrin tam kalbine, Taş Köprü’ye kırıyoruz. Seyhan Nehri’nin iki yakasını birleştiren bu devasa yapı, sadece bir köprü değil; MS 2. yüzyıldan beri ayakta duran, dünyanın kullanılan en eski köprülerinden biri.

Yaklaşık 300 metrelik bu kesme taş köprü artık tamamen yayalara ait. Üzerinde yürürken bir yanınızda nazlı nazlı akan Seyhan Nehri, tam karşınızda ise tüm heybetiyle Sabancı Merkez Camii yükseliyor. Özellikle sabah saatlerinde giderseniz hem kalabalıktan kaçmış olursunuz hem de nehrin o huzurlu havasını daha iyi solursunuz. Fotoğraf meraklıları için en ikonik Adana karesi tam olarak buradan çıkıyor!

Küçük Bir Park Tüyosu: Taş Köprü’den sonra rotamız tarihi çarşılar (Kazancılar, Büyük Saat ve Ulu Cami) olacak. Ancak Adana merkezde araç kullanmak ve park yeri bulmak bazen sabır sınavına dönüşebiliyor. Tavsiyem; aracınızı köprü civarındaki uygun bir noktaya bırakıp geri kalan kısmı yürüyerek gezmeniz. Hem sokakların o kendine has gürültüsünü ve kokusunu duymak, şehri keşfetmenin en samimi yolu.

1232

🕰️ Büyük Saat

Adana’nın tarihi sokaklarında yürürken kafanızı kaldırdığınızda sizi tüm vakarıyla Büyük Saat karşılayacak. 1882 yılından beri şehrin zamanını tutan bu yapı, 32 metrelik boyuyla sadece Adana’nın değil, Türkiye’nin de en yüksek saat kulesi olma unvanını taşıyor. Kesme taştan örülmüş, sade ama o "eski zaman" asaletini hissettiren bir duruşu var.

Burası sadece bir kule değil, Adana’nın nabzının attığı yer. Etrafındaki o bitmek bilmeyen çarşı hareketliliği, esnafın sesi ve dükkanlardan yükselen kokularla birleşince tam bir "Eski Adana" tablosu çıkıyor ortaya.


saat kulesi


🛍️ Kazancılar Çarşısı ve Ciğer Molası

Saat Kulesi’nin gölgesinden ayrılıp hemen arkasındaki o iştah kabartan dumanları takip ederseniz, kendinizi Kazancılar Çarşısı’nda bulacaksınız. Burası sadece bir çarşı değil; yan yana dizilmiş kebapçıları, her köşe başında göreceğiniz ciğercileri ve buz gibi şalgamcılarıyla Adana’nın gerçek gastronomi kalbi.

Bizim bu duraktaki tercihimiz Ciğerci Mehmet oldu. Servis o kadar hızlı ki, daha siz ne olduğunu anlamadan masanız taptaze lavaşlar, sumaklı soğanlar ve bolca yeşillikle donatılıyor. Ciğerin kıvamı tam yerinde, porsiyonlar ise oldukça doyurucu.


adanaciger


🕌 Adana Ulu Cami ve Ramazanoğlu Hanı

  1. 16. yüzyılda Ramazanoğulları Beyliği döneminden yadigar kalan bu cami, sadece bir ibadethane değil; Osmanlı ve Memlük mimarisinin iç içe geçtiği çok özel bir eser. Adana’nın o alışık olduğumuz sarı sıcağının aksine, buradaki siyah-beyaz taş işçiliği göze çarpan bir serinlik ve asalet sunuyor.

Caminin avlusu ve iç mekanda ise gösterişli süslemeler yerine taşın o sade ve güçlü duruşu hakim. Burayı ziyaret ederken caminin hâlâ aktif olduğunu ve namaz saatlerinde ziyaretin kısıtlı olabileceğini aklınızda bulundurmanızda fayda var.


ulucamiadana


Caminin hemen yanı başında yer alan Ramazanoğlu Hanı, aslında bu rotanın en keyifli dinlenme köşesi. Kapısından içeri adım attığınızda, dışarıdaki o meşhur Adana sıcağının bir anda kesildiğini fark edeceksiniz. Kalın taş duvarların sağladığı o doğal serinlik, yazın en kavurucu günlerinde bile insana "oh be!" dedirtiyor.

Hanın ortasındaki avludaki çiçekler ve gül bahçesi mis gibi kokularını etrafa yayarken, kuş sesleri eşliğinde oturup taze bir çay içmek günün tüm yorgunluğunu alıp götürüyor. Eğer çarşının kalabalığı ve hareketliliği sizi biraz yorduysa, bu serin avluya sığınıp bir bardak çay eşliğinde mola vermek Adana turunuz için size iyi gelecek


🕌 Yağ Cami ve 5 Ocak Meydanı

Yol üzerinde karşımıza çıkan Yağ Cami, ismiyle hemen merak uyandırıyor. 16. yüzyıldan kalan bu yapı, adını gerçekten de bir zamanlar hemen önünde kurulan yağ pazarından alıyor. İsmi size bir pazar yerini çağrıştırsa da, kapısından içeri girdiğiniz an sizi bambaşka bir atmosfer karşılıyor.

Yürüyüşümüzün sonunda ulaştığımız 5 Ocak Meydanı, bizi tarihin görkeminden ziyade şehrin ham ve biraz da yorgun gerçekliğiyle karşıladı. Adana’nın kurtuluşunu simgeleyen bu önemli meydan, dürüst olmak gerekirse beklediğimizden çok daha "köhne" bir his bırakıyor.

Meydanda tam bir zıtlıklar hakim: Bir yanda vitrinleri parıldayan kuyumcu dükkanları, diğer yanda hemen köşebaşında tezgah açmış sokak tatlıcıları... Bu kaosun içinde kafanızı yukarı kaldırdığınızda ise zamana yenik düşmüş, pencereleri kırık, kuş pislikleriyle dolu terk edilmiş binaları görüyorsunuz. Modern şehir dokusuyla eski Adana’nın bu kadar sert bir şekilde iç içe geçmesi, insanda biraz hüzünlü ama bir o kadar da "gerçek" bir his uyandırıyor.


🍢 Kebap Molası – İştah Kebap

5 Ocak Meydanı çevresindeki onlarca seçenek arasından tercihimizi İştah Kebap’tan yana kullandık. Şunu açık yüreklilikle söylemeliyim; daha önceki Adana seyahatlerimizde çok popüler yerler de denemiştik ama burada yediğimiz, şimdiye kadarki en beğendiğimiz kebap oldu.

Peki, neydi onu farklı kılan? Daha ilk lokmada, etin ağızda o meşhur "bulgur gibi dağılan" dokusu... İşte bu, etin makinede macun edilmediğinin, sabırla zırh kıyması yapıldığının en lezzetli kanıtı. Ne damak yoran bir yağlılık ne de heves kıran bir kuruluk; baharatıyla, etiyle tam anlamıyla "altın oran" yakalanmıştı.


istahkebap


Kebabın ağırlığını üzerimizden atmak için 10 dakikalık kısa bir yürüyüşle Meşhur Kuruköprü Şalgamcısı’na geçtik. Adana’ya gelip burada bir bardak şalgam içmeden dönmek olmaz. Ayakta içip devam edebileceğiniz bir yer. Şehir merkezinde yürüyüş rotası üzerinde olduğu için programı bozmadan rahatlıkla eklenebilir.


🕌 Sabancı Merkez Camii: Nehrin Kıyısındaki Heybetli Silüet

Seyhan Nehri’nin hemen kenarına konumlanan Sabancı Merkez Camii, 90’lı yılların sonunda tamamlanmış olsa da klasik Osmanlı mimarisinin o tanıdık ve huzurlu ruhunu taşıyor. Altı minaresiyle uzaktan bakıldığında Sultanahmet’i andıran bu yapı, Türkiye’nin en büyük camilerinden biri. Yaklaşık 20.000 kişilik kapasitesiyle içine girdiğinizde sizi karşılayan o ferahlık ve devasa kubbe, mimarinin gücünü gerçekten hissettiriyor.

sabancıcami


Bir Gezgin Kurtaranı: Park Meselesi Adana merkezde park yeri bulmanın ne kadar "sabır sınavı" olduğundan bahsetmiştik. Burası bu anlamda tam bir can kurtaran! Caminin hemen alt kısmında geniş bir otopark bulunuyor. Aracınızı buraya güvenle bırakıp, hem camiyi hem de nehir çevresindeki parkları rahatça gezebilirsiniz.


Gözden Kaçırmayın: Camiye doğru giden merdivenleri tırmanırken durup bir arkaya bakın; yapının ölçeği o an çok daha net hissediliyor. Avluya girdiğinizde ise nehrin esintisiyle birleşen o sessizlik, şehrin tüm gürültüsünü bir anda geride bırakmanızı sağlıyor. İçerisi ise oldukça aydınlık ve ferah; insanın ruhunu dinlendiren o genişlik hissi gerçekten çok etkileyici.


🌳 Seyhan Merkez Park

Caminin avlusundan adımınızı attığınız an, sizi ucu bucağı görünmeyen bir yeşil deniz karşılıyor. Merkez Park, beklediğinizden çok daha büyük, çok daha etkileyici bir yer. İlk başta "sadece bir yürüyüş alanı" gibi görünse de içine daldıkça parkın devasa ölçeği sizi şaşırtmaya başlıyor.


Adana’nın Gizli Parfümü: Turunç Kokusu Parkın etrafını saran turunç ağaçları, buranın gizli kahramanları. Eğer mevsiminde oradaysanız, havada asılı kalan o hafif ve taze turunç kokusu yürüyüşünüze öyle bir eşlik ediyor ki, insanın "şu an gerçekten bir şehrin merkezinde miyim?" diye sorası geliyor. Sadece boş bir arazi değil; her köşesi özenle planlanmış, çiçekli yolları ve peyzajıyla tam anlamıyla Avrupa’daki o meşhur şehir parklarını aratmayacak cinsten.


12


Asma Köprüler ve O Meşhur Silüet Parkın hemen yanından nazlı nazlı akan Seyhan Nehri, buraya bambaşka bir ruh katıyor. Nehir üzerine kurulu o zarif asma köprüler, sadece karşı kıyıya geçmek için değil, Adana’nın en ikonik fotoğrafını çekmek için varlar! Köprünün tam ortasında durup bir yanınıza Sabancı Merkez Camii’nin heybetini, diğer yanınıza nehrin o huzurlu akışını aldığınızda, Adana gezinizin en "kartpostallık" anını yakalıyorsunuz.


Şehrin Neşe Kaynağı: Özellikle çocuklu aileler için burası tam bir cennet; bisiklet sürenler, çimlerde yuvarlananlar, koşanlar... Şehrin o yoğun temposundan sonra burada derin bir nefes almak, ruhunuzu dinlendirmek için paha biçilemez. Ayrıca duyduk ki burası devasa konserlerden Portakal Çiçeği Karnavalı’na, lezzet festivallerine kadar şehrin tüm neşesine ev sahipliği yapıyormuş. Eğer hareketli bir döneme denk gelirseniz, parkın o cıvıl cıvıl ve enerji dolu atmosferi sizi de anında içine çekecektir.


🥤 Kazım Büfe – Adana’daki Son Mola

Seyhan Merkez Park’ın huzurundan ayrılıp aracımızı aldıktan sonra rotamızı şehrin efsaneleşmiş durağı Kazım Büfe’ye çevirdik. Adana’da muzlu süt içebileceğiniz çok yer var ama Kazım Büfe bu işin "en babası" gibi.

Taze muzlarla hazırlanan o meşhur muzlu sütü, kıvamı o kadar yoğun ki içecek mi yoksa bir tatlı mı karar vermekte zorlanıyorsunuz. Ama asıl başarısı bu yoğunluğa rağmen insanı hiç baymaması. Yanına bir de o çok sevilen, çıtır çıtır tostlarından ekledik ki, Gaziantep yolculuğu öncesi tam bir enerji depolaması oldu. Kapıda her zaman bir kalabalık görmeye alışın ama gözünüz korkmasın; içerideki o tıkır tıkır işleyen servis hızı sayesinde sıranız size gelmeden bitiveriyor.

kb1 kb2

🚗 İstikamet Gaziantep: Lezzet Bayrağını Devralmaya!

Saatler 19:00’u gösterirken, güneş yavaş yavaş yerini alacakaranlığa bırakıyordu ve bizim için Adana macerası burada noktalanıyordu. Şehrin baharatlı, hareketli ve samimi sokaklarına veda edip rotayı bir başka lezzet başkentine, Gaziantep’e kırdık.

Adana ile Gaziantep arası yaklaşık 2 - 2,5 saatlik, oldukça rahat ve akıcı bir yol. Akşamın sakinliğinde, günün yorgunluğunu yolda atarak ilerledik. Saat 21:30 sularında, bir sonraki günün heyecanıyla Gaziantep’e giriş yaptık. Adana’da kebaba doymuştuk ama biliyorduk ki Antep’te bizi bambaşka bir gastronomi  şöleni bekliyordu.


🟢 Gaziantep Usulü Karşılama: Koçak Baklava

Şehre adım atar atmaz kendimizi Koçak Baklava’da bulduk. Burası şehrin en köklü ve en bilinen adreslerinden biri. Gecenin ilerleyen saati olmasına rağmen içerideki o bitmek bilmeyen hareketlilik, tezgahın sürekli yenilenmesi ve fıstığın kokusu sizi anında moda sokuyor.

Bizim favorimiz kesinlikle sade fıstıklı baklava oldu. Şerbeti o kadar hafif ki, insanın damağını hiç yormuyor; fıstık oranı ise kelimenin tam anlamıyla "bol keseden". Ağır bir tatlı sonrası oluşan o baygınlık hissi burada kesinlikle yok.


kocakbaklava


Burası öyle uzun saatler oturup yayılmalık bir yer değil; daha çok 20-30 dakikada o meşhur lezzeti deneyimleyip yola devam etmelik bir durak. Geceyi ağır bir yemekle kapatmak istemeyen bizler için bu tatlı molası, Gaziantep’e "merhaba" demenin en lezzetli yolu oldu.


2. Gün - Şanlıurfa

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Gaziantep’teki otelimizde kahvaltımızı yapıp vakit kaybetmeden yola koyulduk. Programımız oldukça yoğundu.

Gaziantep ile Göbeklitepe arası yaklaşık 1,5 saatlik, oldukça akıcı ve keyifli bir yol. Sabahın sakinliğinde, geniş bozkır manzaraları eşliğinde ilerlerken Şanlıurfa merkeze girmeden tabelaları takip ederek doğrudan Göbeklitepeye gidilebiliyor. Merkeze girmenize gerek yok.


🏺 Göbeklitepe

Göbeklitepe’ye yaklaşırken insanın içinde tuhaf bir his uyanıyor. Dile kolay; tam 12 bin yıl öncesine, yerleşik hayata geçilmemişken avcı-toplayıcı insanların bu devasa sütunları nasıl olup da buraya diktiğini hayal etmeye gidiyoruz. Burası sadece bir ören yeri değil, adeta bir "zaman makinesi."


İşte "Tarihin Sıfır Noktası" notlarımız:

Şanlıurfa merkeze yaklaşık 20 km mesafedeki bu mistik alan, navigasyonu kurduğunuz an sizi hiç yormadan kapısına kadar ulaştırıyor. Otoparkı ve giriş sistemi oldukça düzenli; "Acaba yolu bulabilir miyim?" stresi yaşamıyorsunuz.

MÖ 9600’lü yıllara dayanan bu tapınak kompleksi, bildiğimiz tüm tarih kitaplarını çöpe attırdı. Alanın üzerini kapatan o devasa koruma çatısının altına girdiğinizde, sizi T biçimli dev taş sütunlar karşılıyor. Sütunların üzerindeki o ince işlenmiş tilki, akrep ve yaban domuzu kabartmalarını yakından görmek, binlerce yıl önceki sanat anlayışıyla göz göze gelmek gerçekten ürpertici bir hayranlık uyandırıyor.

Bakmadan Geçmeyin: Aşağıdaki videoda, kazı alanının üzerindeki yürüyüş platformunu ve o devasa sütunların gerçek ölçeğini daha net görebilirsiniz.

Gezgin Tavsiyeleri:

  • Zamanlama: Bizim yaptığımız gibi sabah erken saatlerde gitmek altın değerinde. Hem Şanlıurfa’nın o meşhur sıcağı bastırmadan serin serin geziyorsunuz hem de kalabalıklar gelmeden o mistik sessizliğin tadını çıkarabiliyorsunuz.

  • Keşif Süresi: Alanı yukarıdan izleyerek turlamak yaklaşık 45-60 dakikanızı alıyor. Eğer "Ben bu işin mutfağını da merak ediyorum" derseniz, çıkıştaki modern ziyaretçi merkezine ve küçük müzeye mutlaka uğrayın. Kazı sürecini anlatan panolar için de bir 20-30 dakika ayırmanız yeterli.

  • Bilgi Notu: Panolar temel bilgileri veriyor ancak bu kadar derin bir tarihin içinde kaybolmak isterseniz, yanınızda bir dijital rehber bulundurmak veya gezerken yapay zekadan anlık bilgiler almak geziyi çok daha anlamlı kılıyor.

g1

Göbeklitepe’nin o büyüleyici atmosferinden çıkıp, rotamızı bu kez bambaşka bir dünyaya; kerpiç evleri ve masalsı dokusuyla Harran’a çeviriyoruz.


🏜️ Harran

Şanlıurfa’nın güneyine doğru ilerledikçe, pamuk tarlalarının arasından geçerek Harrana doğru ilerliyoruz. Köye girdiğiniz an sizi yöre halkından kişiler karşılıyor; herkes sizi kendi oluşturdukları plato ziyaret evlerine götürmek için can atıyor. Ziyarete açık olan bu geleneksel evlerin içine girdiğinizde ise şok oluyorsunuz Dışarıda kavurucu bir sıcak varken, o kalın kerpiç duvarların sağladığı doğal serinlik karşısında büyülenmemek elde değil. 

Tarihin Tozlu Sayfaları: Harran sadece bu evlerden ibaret değil; burası bir dönem İslam dünyasının en önemli ilim merkezlerinden biriydi. Dünyanın en eski üniversitelerinden birinin kalıntılarını ve kadim surları görmek mümkün. Yalnız bu kalıntılar gerçekten çok az. Gitmeden önce en eski üniversitenin bir kısmını görürmüyüz acaba diye düşünüyorduk ama iz bile kalmamış, sadece yöre halkının gösterdiği bir höyük gözüküyor.  Ayrıca manevi değeri yüksek, oldukça sade bir ziyaret noktası olan Harrani Hazretleri Türbesi de bu mistik atmosferi tamamlıyor.


harran


⚠️ Dürüst Bir "Gezgin" Değerlendirmesi

Burada biraz şeffaf olmamız gerekiyor. Eğer zamanınız çok kısıtlıysa Harran, üzerinde iki kez düşünmeniz gereken bir durak olabilir.

  • Zaman Maliyeti: Şanlıurfa merkezden gidiş-dönüş toplamda 2-2,5 saatinizi yolda harcıyorsunuz.

  • İçerik: Göreceğiniz alanlar (konik evler ve üniversite kalıntıları) oldukça sınırlı bir alanda toplanmış durumda.

  • Karar Sizin: Biz rotamıza dahil ettik ve o kerpiç evlerin atmosferini soluduğumuz için pişman değiliz. Ancak Urfa’da sadece bir gününüz varsa ve programınız çok yoğunsa, bu 2,5 saati merkezdeki Balıklıgöl ve çarşıları daha derinlemesine gezmek için kullanmayı düşünebilirsiniz.

Harran’ın o masalsı ama bir o kadar da yorgun havasını arkamızda bırakıp, günün geri kalanını geçirmek üzere tekrar Şanlıurfa merkeze doğru yola çıktık.


🕌 Eyüp Peygamber Makamı

Şanlıurfa merkeze giriş yaptıktan sonra ilk durağımız, Hz. Eyüp’ün sabır imtihanını verdiğine inanılan bu makam oldu. Burası hem bölge halkı hem de dışarıdan gelen ziyaretçiler için uğrak bir mekan. Üst kısımda türbe bulunsa da, burayı asıl özel kılan yer kesinlikle yerin altındaki o mağara.

Yerin Altındaki Sessizlik: Çile Mağarası Merdivenlerden aşağıya, kayaların oyulmasıyla oluşmuş o dar ve taş odaya indiğinizde atmosfer bir anda değişiyor. Hz. Eyüp’ün hastalığı süresince sığındığına inanılan bu küçük mağarada, her köşede dua eden insanları görebilirsiniz. Aşağıdaki yeşilli resim.

ey1 ey2

Şifalı Su ve "Sabır" Ritüeli: Mağaranın hemen içindeki küçük su kaynağı buranın kalbi gibi. Suyun şifa getirdiğine dair o kadar güçlü bir inanç var ki; etrafınıza baktığınızda insanların yanlarında getirdikleri şişelere özenle bu suyu doldurduğunu görüyorsunuz. Derdi, sıkıntısı olanlar, evlenecekler, borçlular ve benzeri bir çok insan buraya deva ramaya geliyor. Sessizce sırasını bekleyenler, bir köşede huzurla oturanlar...


Eyüp Peygamber Makamını geride bırakıp, Şanlıurfa’nın kalbine, enerjinin ve lezzetin hiç bitmediği Balıklıgöl çevresine doğru hareket ettik. Şehir merkezinde "aracı nereye koysak?" derdi yaşamamak için en mantıklı hamleyi yapıp, Balıklıgöl’ün hemen karşısındaki otoparka sığındık. Konumu o kadar pratik ki, araçtan iner inmez kendinizi Urfa’nın o mistik dokusunun içinde buluyorsunuz.

Ancak Balıklıgöl’ün hikayelerine dalmadan önce, burnumuza gelen o iştah kabartan kokulara karşı koyamadık. İşte Urfa’daki lezzet durağımız:


🍢 Yemek Molası: Paflar Ciğer (Gerçek Bir Esnaf Lezzeti)

Çarşının girişine doğru yürürken karşımıza çıkan Paflar Ciğer, dışarıdan bakınca çok gösterişli, lüks bir restoran imajı çizmeyebilir. Ama zaten en iyi lezzetler hep böyle "gizli" kalmış esnaf lokantalarında saklı değil midir? Biz de kendimizi bu masalardan birine bıraktık.

Urfa mutfağının ne kadar iddialı olduğunu biliyorduk ama burada yediğimiz kebap ve yanındaki o bitmek bilmeyen mezeler, beklentimizin bile üzerine çıktı. Ciğerin pişme kıvamı, baharatın o damakta kalan dengesi ve masaya adeta bir şölen gibi gelen taptaze mezeler... Üstelik tüm bu lezzet patlamasına rağmen fiyatların bu kadar makul olması bizi şaşırttı.

Balıklıgöl 1 Balıklıgöl 2

🐟 Balıklıgöl: Ateşin Suya Dönüştüğü Mucize

Gölün kıyısına vardığınızda sizi ilk karşılayan, binlerce yıldır anlatılan o muazzam hikaye oluyor: Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı, ancak ilahi bir emirle ateşin suya, odunların ise o meşhur sazan balıklara dönüştüğü o an... Bugün göldeki her bir balık kutsal kabul ediliyor ve onlara dokunulmuyor. Ziyaretçilerin attığı yemlerle suyun yüzeyinde oluşan o bitmek bilmeyen hareketlilik, gölün üzerindeki o mistik havayı daha da pekiştiriyor.

Maneviyat ve Mimari El Ele Gölün iki yanına heybetli birer bekçi gibi dikilen Halilürrahman ve Rızvaniye Camileri, taş işçiliğinin en zarif örneklerini sunuyor. O meşhur taş revakların altından geçip avlulara girdiğinizde, Şanlıurfa’nın binlerce yıllık karakterini her bir kemerde hissediyorsunuz.

Balıklı Göl

🏺 Hz. İbrahim’in Doğduğu Mağara ve Kutsal Emanetler

Balıklıgöl’ün sadece birkaç adım ötesinde, kompleksin manevi ağırlığını en çok hissettiren noktalardan biri olan o mağara yer alıyor. Hz. İbrahim’in doğduğuna inanılan bu dar ve taş mağara, insanın içine döndüğü, sessizce dua edilen çok özel bir durak. Hemen yanındaki bölümlerde sergilenen kutsal emanetler ise tarih ve inanç arasındaki bağı daha da güçlendiriyor.


🌊 Ayn Zeliha Gölü: Gözyaşlarından Doğan Huzur

Balıklıgöl’ün hemen yanı başında, daha sakin ve mistik bir durak olan Ayn Zeliha Gölü (halk arasında Züleyha Gölü olarak da bilinir) sizi bekliyor. Burası, sadece bir su birikintisi değil; efsaneye göre Hz. İbrahim’e inanan ve ona duyduğu aşkla ateşe atılmasına dayanamayan Nemrut’un kızı Zeliha’nın gözyaşlarından oluşmuş bir hüzün denizi.

Gölün kıyısındaki çay bahçelerinden birine oturup, suyun yüzeyine yansıyan Şanlıurfa Kalesi’ni izleyerek yorgunluk kahvesi içebilirsiniz.


12465


    Balıklıgöl’ün o büyüleyici atmosferinden ayrılıp, kendimizi şimdi Urfa’nın o meşhur ve labirent gibi uzanan tarihi çarşılarının içine bırakıyoruz.


    🛍️ Şanlıurfa Çarşıları: Labirent

    Şanlıurfa çarşılarını gezmek için bir haritaya ihtiyacınız yok; aslında en doğrusu o haritayı bir kenara bırakıp bilerek kaybolmak. Daracık taş sokaklara girdiğinizde, yolun sizi nereye çıkaracağını bilmemek bu gezinin en keyifli kısmı.


    Zanaatın Son Kaleleri: Burada büyük zincir mağazalar, parlak vitrinler yok. Onun yerine; deriyi sabırla işleyen ustalar, bakıra hayat veren çekiç sesleri ve döküm atölyelerinin o kendine has kokusu var. El emeğinin hâlâ "en kıymetli" şey olduğu bu dükkânlarda, zanaatkârların o vakur duruşunu izlemek bile başlı başına bir deneyim.


    Sokak Arası Sürprizleri: Yürürken burnunuza aniden iştah kabartan bir koku çalınırsa şaşırmayın. Bir kapıdan geçersiniz ve karşınıza sadece birkaç masadan oluşan, dışarıda ocak başında hummalı bir çalışmanın olduğu minicik bir ciğer dükkânı çıkar. Ya da dar bir koridor sizi aniden yaşlı amcaların taburelere oturmuş koyu bir sohbete daldığı, közde çayların demlendiği gizli bir meydana çıkarıverir. İşte Şanlıurfa’nın günlük hayatı tam da buralarda, o küçük meydanlardaki çay ocaklarında akıyor.


    Gerçek Bir "Yaşayan" Çarşı: Burası sadece turistler için dekor olarak bırakılmış bir yer değil; hâlâ ticaretin döndüğü, insanların alışveriş yaptığı, her taşında yaşanmışlığın olduğu "gerçek" bir çarşı. Taş kemerlerin altından geçerken o eski dönemlerin ruhunu ensenizde hissetmemek imkânsız.

    Günün o tatlı yorgunluğu üzerimize çökerken, çarşıların hareketli labirentlerinden çıkıp rotayı yeniden Balıklıgöl’e çevirdik. Ama bu kez bizi karşılayan yer, gündüz gezdiğimiz o kalabalık ve gürültülü mekândan çok daha farklıydı.

    🌙 Balıklıgöl’de Akşam

    Akşam ezanı Halilürrahman Camii’nin minarelerinden yükselmeye başladığında, alanın tüm havası bir anda değişti. Hani o gündüz iğne atsan yere düşmeyen kalabalık var ya? İşte o gitmiş, yerine derin bir sükunet ve vakar gelmişti. Ezan sesinin o taş avlularda yankılanıp gölün yüzeyine çarpması, insanda sadece orada hissedilebilecek mistik bir titreşim yaratıyor.

    Işıkların Altındaki Altın Sarısı Hava kararıp sarı tonlu aydınlatmalar yandığında, taş yapılar adeta yeniden dile geliyor. Suyun üzerindeki o ışık oyunları ve yansımalar arasında süzülen balıklar, gece vakti çok daha dramatik görünüyor.

    Balıklı Göl2

    Gezgin Notu: Eğer Balıklıgöl’ü sadece gündüz gördüyseniz, Urfa’yı eksik bırakmışsınız demektir. Banklarda sessizce oturan insanlar, fısıldaşanlar ve sadece suyun sesinin duyulduğu o anlar; şehre veda etmeden en doğru zaman dilimi. Biz bir süre orada oturup, Urfa’nın o ağırbaşlı akşamını dinledik.


    🚗 Dönüş Yolu: Gaziantep’e Doğru

    Saatler 19:00’u biraz geçerken, artık yola çıkma vaktimiz gelmişti. Aracımıza geçtik ve rotayı yeniden Gaziantep’e kırdık. Gece sürüşü oldukça rahattı; 2-2,5 saatlik o akıcı yolda günün tüm o kadim hikayelerini, Göbeklitepe’yi, Harran’ı ve Urfa’nın sokaklarını zihnimizde tekrar canlandırdık.


    🌃 Gaziantep’e Gece Girişi ve Beyran Ritüeli

    Saatler 22:00’ye yaklaşırken Gaziantep’e ulaştık. Şehirde ışıklar hala yanıyor, sokaklar o kendine has enerjisini koruyordu. Otele geçip uyumak en kolay yoldu ama biz daha "Antep usulü" bir kapanış istedik: Beyran!

    Normalde Gaziantep’te Beyran bir sabah yemeği, hatta "güne başlama enerjisi" olarak bilinir. Ama inanın bana, Urfa-Harran-Göbeklitepe hattında geçen o yoğun ve yorucu günün ardından, gece yarısına doğru içilen sıcak bir Beyran kadar iyi gelen çok az şey var.


    beyran


    Neydi Bu Lezzetin Sırrı? Önünüzde harlı ateşte fokurdayan o bakır sahanı gördüğünüzde, neden bu kadar meşhur olduğunu anlıyorsunuz. İlikli kemik suyunun gücü, didiklenmiş etlerin yumuşaklığı, pirinç ve o bol sarımsaklı sos... Üzerine eklenen pul biber ve tereyağı ile birleşince ortaya bir çorbadan çok, bir "şifa iksiri" çıkıyor.


    3. Gün - Gaziantep

    Gaziantep’teki son günümüze, dün geceki Beyran dopinginin verdiği enerjiyle harika bir başlangıç yaptık. Önceki günün Urfa ve Harran yorgunluğunu üzerimizden atmış, rotayı tamamen bu kadim şehrin merkezine kırmıştık. Ve tabii ki Gaziantep denilince akla gelen ilk durak, dünya çapındaki şöhretini sonuna kadar hak eden o yapı oldu.


    Fırat kıyısındaki antik Zeugma kentinden çıkarılan mozaikler, Roma villalarının zeminlerini süslüyormuş. Burada sergilenen eserler sıradan taban süslemeleri değil; mitolojik anlatılar, tanrılar, savaş sahneleri, av kompozisyonları… Üstelik detay seviyesi inanılmaz. Yüz ifadeleri, gözlerdeki derinlik, kıyafet kıvrımları… 2000 yıl öncesinin taş işçiliği bugün hâlâ canlı duruyor.


    🏛️ Zeugma Mozaik Müzesi: Taşların Şiire Dönüştüğü Yer

    Müzeye adımımızı attığımız anda, sadece bir binaya değil, Roma döneminin ihtişamlı villalarına konuk olduğumuzu anladık. Müze Kart’ımızı okutup içeri girdiğimizde bizi karşılayan atmosfer, beklentilerimizin çok üzerindeydi. Salonların o devasa yüksekliği ve loş ışıklandırma sayesinde, spotların altında parlayan her bir mozaik taşı inanılmaz gözüküyor.


    2000 Yıllık Bir İşçilik Mucizesi Fırat Nehri kıyısındaki antik Zeugma kentinden kurtarılan bu eserler, aslında o dönemin zengin villalarının zemin süslemeleriymiş. Ama "süsleme" deyip geçmek imkansız... Mitolojik tanrılardan savaş sahnelerine, av kompozisyonlarından günlük hayata kadar her şey öyle bir detayla işlenmiş ki; karakterlerin yüz ifadelerindeki o derinliği, kıyafetlerin kıvrımlarını gördüğünüzde çok etkileniyorsunuz. O devasa taşların üzerinde bir zamanlar insanların yürüdüğünü düşünmek bile insanı hayretler içinde bırakıyor.

    z1 z2

    👁️ Çingene Kızı: Sizi Her Yerden İzleyen Bakışlar

    Müzenin en gizemli ve en çok ilgi gören ismi için özel bir labirentten geçilerek ulaşılan ayrı bir bölüm yapılmış. Çingene Kızı Mozaiği, aslında koca bir tablonun küçük bir parçası. O karanlık odada onunla göz göze geldiğinizde, hangi tarafa giderseniz gidin bakışlarının sizi takip ettiğini fark ediyorsunuz. Bu kadar küçük bir taş kompozisyonun, 2000 yıl sonra bile bu kadar canlı ve derin bir ifade taşıması gerçekten büyüleyici.

    z3


    Su Altından Kurtarılan Tarih Gezerken öğrendiğimiz en etkileyici detay ise bu eserlerin hüzünlü hikayesiydi. Fırat üzerindeki baraj çalışmaları sırasında yapılan o hummalı kurtarma kazıları olmasaydı, bugün bu şaheserlerin çoğu suyun altında sonsuz bir karanlıkta olacaktı. Bu müzeyi gezmek, sadece sanat izlemek değil, tarihin sulara gömülmekten nasıl kurtarıldığına da tanıklık etmek demek.


    🏘️ Gaziantep Tarihi Bedesteni

    Zeugma’nın o narin ve sanatsal atmosferinden çıkıp Gaziantep’in kalbine, yani çarşılar bölgesine daldığınızda bir "zarafetten zanaate" geçiş yaşıyorsunuz. Burası şehrin sadece ticaret merkezi değil; Gaziantep mutfağının, o meşhur lezzetlerin mutfaktaki gizli kahramanlarının, yani ustaların yetiştiği yer.

    Tarihi Bedesten’in o devasa taş kapısından içeri adım attığınız an, modern dünyanın tüm plastik ve seri üretim kokusu yerini bakıra, çeliğe ve tarihe bırakıyor. Kemerli yapısı ve yüksek tavanlarıyla burası tam bir zaman tüneli. Ama burayı özel kılan şey, sadece mimarisi değil; içindeki o hiç kesilmeyen ritmik çekiç sesleri.

    Bu sesler Bedesten’in kalbi gibi; bakırcıların, kalaycıların ve çelik ustalarının dükkanlarından taş duvarlara çarpıp geri dönen bu melodi, Gaziantep’in asıl ruhunun bir parçası.

    b1 b2

    🔨 Mutfaktaki Lezzetin Gizli Kahramanları

    Çarşıda gezerken kalaycı dükkanlarına mutlaka dikkatli bakın. Hala o eski, geleneksel yöntemlerle kaplama ve tamir yapıldığını görmek"at-kullan" dünyasında insana çok garip ama bir o kadar da kıymetli bir his veriyor.

    Biraz daha ilerleyip bıçakçıların ve çelik ustalarının olduğu sokağa saptığınızda ise Gaziantep mutfağının neden bu kadar başarılı olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. O vitrinlerdeki:

    • El yapımı, jilet keskinliğindeki bıçaklar, özel yapım kebap şişleri, devasa satırlar...

    Hepsi o muazzam lezzet zincirinin ilk halkası. Eğer o meşhur Antep kebabı bu kadar lezzetliyse, arkasında bu dükkanlarda ter döken ustaların ve onların elinden çıkan bu çeliğin payı çok büyük.


    🥞 Metanet Katmer – Küçük Dükkân, Büyük Lezzet

    Katmer denilince Gaziantep’te seçenek çok ama bazen asıl lezzet, en parıltılı tabelalarda değil, o daracık sokaklardaki ufacık dükkânlarda saklıdır. Biz de o "gerçek" lezzetin peşine düştük ve kendimizi o meşhur, ufacık dükkânda bulduk.

    Hemen en önemli uyarıyla başlayalım ki kimsenin tadı kaçmasın: Katmeri Metanet Lokantası’nda değil, hemen yakınındaki o eski, minicik dükkânda yani Metanet Katmer’de yedik. İkisini sakın karıştırmayın; çünkü aradığımız o "esnaf işi" ruh tam olarak bu küçük dükkânda saklı.

    Burası öyle şık dekorasyonları, turistik ambalajları olan bir yer değil. İçeride sadece 2-3 masa var; gösteriş sıfır, samimiyet ise tavan. Ama zaten kapıdan girdiğiniz an burnunuza çarpan o tereyağı ve kavrulmuş fıstık kokusu, doğru yerde olduğunuzun en büyük kanıtı.

    k1 k2

    Bir Lezzet Şöleni Nasıl Hazırlanır? Burada katmer, siz siparişi verdiğiniz an hazırlanmaya başlıyor. Ustanın elinde kağıt gibi incecik açılan hamur; bolca Antep fıstığı ve hakiki kaymakla buluşup saca seriliyor. Fırından çıktığı an önünüze gelen o manzara ise tam bir sanat eseri: Kenarlar çıtır çıtır, orta kısım ise kaymağın yumuşaklığıyla eriyor.

    Neden Burası?

    • Şeker Dengesi: Çoğu yerde katmer yerken şekerden bayılabilirsiniz ama burada şeker sadece eşlikçi. Başrol tamamen fıstık ve kaymağın elinde.

    • Tazelik: "Dondurulmuş" veya "beklemiş" kelimeleri bu dükkânın lügatinde yok. Her şey o an, gözünüzün önünde olup bitiyor.

    Abartısız söylüyorum: Gaziantep’te yediğimiz en iyi, en dengeli tatlılardan biri kesinlikle buydu. Şık ve büyük mekanların yapaylığından sıkıldıysanız, çarşı gezisinin ortasında bu küçük dükkâna sığınıp o çıtırtının sesini dinlemek, gezinize gerçek bir karakter katacak.


    Tahmis Kahvecisi

    Metanet’in o tatlı yoğunluğundan sonra, kendimizi bir anda 1635’ten beri ayakta duran bu devasa taş yapının içinde bulduk. Yüksek tavanlar, taş duvarlar ve o yaşanmışlığı her çizgisinde hissettiren ahşap sandalyelerle burası, gerçek bir "yaşayan kahvehane."

    Kalabalığın Ritmi Özellikle hafta sonları burayı boş bulmak neredeyse imkânsız; içerisi tam bir insan mozaiği gibi. Ancak o uğultu ve hareketlilik, mekânın ruhunu bozmuyo. Duvarlardaki eski fotoğraflara dalıp giderken, o kalabalığın içinde kendinize ait bir huzur köşesi bulabiliyorsunuz.

    t1 t2

    🥜 Menengiç Kahvesi: Fıstığın Kahve Hali

    Tahmis’e gelip de o meşhur Menengiç Kahvesi’ni içmeden dönmek olmazdı. Yabani fıstık ağacının meyvelerinden yapılan bu kahve, bildiğimiz Türk kahvesinden çok daha farklı bir kulvarda:

    • Yumuşak İçim: Klasik kahvenin o sertliği yerini sütlüymüş hissi veren yumuşak bir dokuya bırakıyor.

    • Fındıksı Aroma: Her yudumda damakta kalan o hafif fındıksı ve fıstıksı tat, gerçekten büyüleyici.

    • Yoğun Köpük: Geleneksel bakır fincanlarda sunulan o yoğun köpük, bu deneyimi tamamlayan son dokunuş.


    🏛️ Şahinbey Milli Mücadele Müzesi

    Tahmis Kahvecisi’nin o asırlık huzurundan ayrılıp Şehitler Caddesi boyunca ilerlediğimizde, taş cepheli binaların arasından Şanlıurfa ve Gaziantep gezimizin belki de en sarsıcı durağına ulaştık.

    Burası alışık olduğumuz o statik, sadece duvarlarında yazıların asılı olduğu "pano müzelerinden" çok farklı. Burası bir hikâye anlatıyor; hem de her adımda sizi biraz daha içine çekerek.

    Gaziantep’in (o zamanki adıyla Antep’in) Fransız işgali altındaki karanlık günlerini, kuşatmanın yarattığı açlığı, mermi yerine umut biriktiren insanları kronolojik bir sırayla takip ediyorsunuz. Orijinal fotoğraflar ve döneme ait silahlar tabii ki var; ama müzeyi asıl "canlı" kılan şey, o muazzam canlandırmalar.


    Gerçekliğin Sınırlarında: Bazı odalarda sokak çatışmalarını, savunma noktalarını ve ev içindeki o gizli direniş anlarını canlandıran gerçek boyutlu figürler var. Kullanılan ses efektleri ve loş ışıklandırmalarla bir anda kendinizi o atmosferin tam ortasında buluyorsunuz.

    """ Bazı bölümler kasten o kadar loş ve sessiz tasarlanmış ki, bir odadan diğerine geçerken zamanın durduğunu ve tarihin omuzlarınıza bindiğini hissediyorsunuz. """

    mus1 mus2

    "Gazi" Unvanının Ağırlığı

    Bu müze, Antep’e neden "Gazi" unvanı verildiğini size sadece anlatmıyor, hissettiriyor. Bu unvanın sadece sembolik bir isim değil; kadınların omuzlarında taşınan cephanelerin, çocukların ulaştırdığı gizli haberlerin ve topyekûn bir halkın fedakarlığının sonucu olduğunu görüyorsunuz. İsimlerin tek tek yazılmış olması, o devasa mücadeleyi anonim bir tarih bilgisinden çıkarıp, her bir fert için kişisel bir kahramanlık hikâyesine dönüştürüyor. Gaziantep ismindeki "Gazi"'yi anlamak istiyorsanız burayı ziyaret etmelisiniz.

    🚌 Gezgin Notu: Ulaşım ve Pratik Bilgi

    Müze ziyaretinin yarattığı o yoğun duygularla dışarı çıktığımızda, merkez çarşı bölgesine dönmek için şehir içi mini otobüslerini (dolmuş) kullandık.

    • Önemli Kolaylık: Bu dolmuşlarda kredi kartı (temassız ödeme) geçiyor! Şehir dışından gelen bir turist için nakit arama derdini ortadan kaldıran harika bir detay.

    • Hız: Ulaşım oldukça düzenli ve kısa sürede tekrar o tanıdık çarşı kalabalığına kavuşabiliyorsunuz.


    🍽️ İmam Çağdaş

    Akşam çökerken kendimizi İmam Çağdaş’ın o bitmek bilmeyen kalabalığının içinde bulduk. Ama içerideki düzen gerçekten hayranlık uyandırıcı; ekip o kadar organize ki, masalar hızla boşalıp doluyor, servis hiç aksamıyor. Bu kez ezber bozup klasik kebapların dışına çıkarak Patlıcan Kebabı ve Hünkar Beğendi ile bir final yapmak istedik.

    Patlıcan kebabı, közün o isli kokusuyla etin uyumu gerçekten başarılıydı. Hünkar beğendi ise altındaki ipeksi patlıcan püresi ve üzerindeki lokum gibi etiyle beklentimizi tam anlamıyla karşıladı.

    Tatlı finalini ise Gaziantep klasiği olan havuç dilimi ile yaptık. Alışılmış baklava dilimlerinden daha büyük ve heybetli gelen bu dilim, bol fıstığı ve tam kıvamındaki şerbetiyle damağımızda harika bir tat bıraktı. Çıtır katmanları ve fıstık yoğunluğuyla, bu üç günlük rotayı bitirmek için daha iyi bir seçenek olamazdı.

    ey1 ey2

    Tahmis Kahvecisi – Gece Molası

    Tahmis’e gece vakti tekrar uğradığımızda, mekânın o meşhur kalabalığından eser yoktu. Masa bekleme telaşı, insan uğultusu geride kalmış; Tahmis, asıl karakterini ortaya koyan o dingin haline bürünmüştü. İçeride yanan odun sobası, odaya yayılan o hafif odun kokusu ve taş duvarların loş ışık altındaki heybeti...
    Bu kez tercihimiz, o yoğun günün ardından bizi yormayacak, yumuşak bir dokunuş olan elma çayı oldu. Sobanın başında, elimizde sıcak bardaklarla otururken Gaziantep’in o hızlı temposunu sindirme fırsatı bulduk.


    🏨 Tatlı Bir Final: Lobide Baklava Keyfi

    Tahmis’in o huzurlu ortamından çıktıktan sonra, Gaziantep’e bir "son veda" borcumuz daha vardı. Rotamızı Çelebioğulları’na çevirip akşamın son paketini yaptırdık. Otele döndüğümüzde, odalara çıkmadan önce lobide o son baklava paketini açtık. Lobinin sakinliğinde yediğimiz o son dilimler, üç günlük Adana-Urfa-Gaziantep maceramızın en tatlı noktası oldu.


    Extra Durak - Dönüş Yolu Tarsus

    Dört günlük bu yoğun ve unutulmaz maratonun son sabahında, Gaziantep’in o iştah açıcı kokularına veda edip direksiyonu batıya kırdık. Dönüş yolunu sadece bir "eve varış" süreci olarak değil, rotanın final halkası olarak planladık.

    Adana ile Gaziantep arasında adeta bir tarih ve lezzet köprüsü olan Tarsus, bu dört günün yorgunluğunu üzerinden atıp son bir keşif yapmak isteyenler için en anlamlı mola noktası oldu


    🕳️ Eshab-ı Kehf Mağarası (Yedi Uyurlar)

    Tarsus’a vardığımızda ilk durağımız şehir merkezinden biraz uzaklaşarak ulaştığımız, inanç tarihinin en gizemli anlatılarından birine ev sahipliği yapan Yedi Uyurlar Mağarası oldu. Eshab-ı Kehf, sadece bir mağara değil; adalete, inanca ve yüzyıllar süren o mucizevi uykuya dair derin bir sembol.

    Mağaranın İçinden Notlar: Merdivenlerden aşağıya, kayaların o serin ve loş boşluğuna indiğinizde atmosfer bir anda ağırlaşıyor. Burası devasa sarkıtların olduğu bir doğa harikası değil; daha çok insanı kendi içine döndüren, tavanı alçak, dar ve taş bir sığınak. Doğal mağara hissinin bozulmamış olması, o binlerce yıl önceki saklanma ve korunma duygusunu size geçirmeyi başarıyor. Yaklaşık 20-30 dakikada bu manevi atmosferi soluyup, külliyenin ferah bahçesinde kısa bir yürüyüşle turu tamamlayabilirsiniz.


    🥙 Humusçu Orhan

    Mağaranın o dingin havasından sonra, Tarsus’un merkezinde, Humusçu Orhan’a geçtik. Tarsus’a gelip de humus yemeden dönmek, rotayı eksik bırakmak olurdu.


    tarsus1


    Pastırmalı Humus: Başrolün Hakkını Veren Lezzet Hemen söyleyelim: Buraya gelirseniz, odağınız kesinlikle sıcak pastırmalı humus olsun. Masaya o dumanı üstünde, tereyağının cızırtısıyla gelen humus; nohutun o net tadı ve tahinin dengesiyle tam bir kıvam ustalığı. Pastırma ise tadı bastırmak yerine, o sıcak dokuyu harika bir şekilde tamamlıyor. Yanındaki o ufacık çıtır lahmacunlar için ise dürüst bir not düşmek gerek: Fena değiller ama o muazzam humusun yanında biraz "yardımcı oyuncu" olarak kalıyorlar. Asıl olay, o sıcak humusu taze lavaşla buluşturmak!


    🗺️ 3 Günlük Maratonun Ardından: Genel Bir Bakış

    Bu dört gün; Adana’nın enerjisinden Şanlıurfa’nın mistik atmosferine, Gaziantep’in gastronomi şöleninden Tarsus’un kadim derinliğine uzanan, her kilometresi dopdolu bir yolculuk oldu.

    Bu Rotayı Neden Sevdik?

    • Denge: Tarih, inanç ve mutfak kültürü arasında mükemmel bir dağılım var.

    • Ulaşım: Yolların konforu ve şehirler arası mesafelerin makul olması, araçla gezenler için büyük bir avantaj.

    • Karakter: Her şehir "ben buradayım" diyor; Adana samimiyetiyle, Urfa maneviyatıyla, Antep ise o devasa mutfağıyla zihninize kazınıyor.

    Eğer Güneydoğu ve Çukurova hattında hem ruhunuzu hem de damağınızı doyurmak istiyorsanız, bu 4 günlük plan hem öğretici hem de fazlasıyla lezzetli bir seçenek. Şimdiden yola çıkacak olanlara keyifli keşifler!

    footer_logo

    Bütün Hakları Saklıdır @2024

    mehmetaltann@gmail.com
    Adana – Gaziantep – Şanlıurfa: 3 Günlük Tarih ve Lezzet Rotası - Altan's Blog