Karadeniz’e gitmek sadece bir seyahat değil; doğanın kendi kurallarına boyun eğmeyi öğrenmektir. Planları sizin değil, sisin ve yağmurun yaptığı; 2.000 metrelik zirvelerde bulutlarla komşu olduğunuz bir masal… Bu yazıda, Şifa ve Vefa ile birlikte Ordu’dan Artvin’e, Rize’nin masalsı şimşir ormanlarından Trabzon’un hüzünlü zirvelerine uzanan 9 günlük rotamızı tüm detaylarıyla paylaşıyorum. Hangi yollar aracınızı yorar, hangi yaylada en iyi sütlaç yenir ve Karadeniz’in o meşhur ‘saf’ ruhu hâlâ nerede saklı? Buyurun, Karadeniz yolculuğumuza birlikte çıkalım.
📖 Bu Yazıda Neler Var?
- 1. Gün: Ordu (Yason Burnu & Yoroz Zirvesi)
- 2. Gün: Giresun (Kümbet Yaylası & Mavi Göl)
- 3. Gün: Rize (Zil Kale, Şimşir Ormanları & Elevit)
- 4. Gün: Artvin (Borçka Karagöl & Çağlayan Köyü)
- 5. Gün: Rize (Pokut & Sal Yaylaları)
- 6. Gün: Trabzon (Sümela & Hamsiköy)
- 7. Gün: Trabzon (Uzungöl & Karester Yaylası)
- 8. Gün: Rize (Bulut Şelalesi & Ayder Gerçekleri)
- 9. Gün: Trabzon (Atatürk Köşkü & Final)
- 🎁 Bonus: Geziden Kalan İpuçları
1. Gün — Ordu
Geceyi Ünye’de geçirdikten sonra sabah erkenden yola çıktık. Ordu’ya aslında bir saatte ulaşmak mümkün, ama biz rotayı biraz uzatarak Fatsa üzerinden Perşembe ilçesine döndük. Amacımız Yason Burnu’nu kaçırmamaktı. Aynı zamanda çok keyifli bir manzaralı rota takip etmek istedik.
Yason Burnu
Fatsa ile Perşembe arasında, denize doğru uzanan bir yarımadada yükselen Yason Burnu’nda küçük ama etkileyici bir deniz feneriyle karşılaşıyorsunuz. Buradan bakınca Karadeniz gerçekten “uçsuz bucaksız” hissi veriyor — ufuk çizgisine kadar sadece su ve gökyüzü kalıyor. Buruna gelmeden aracı park etmeniz gerekiyor. Ufak bir yürüyüş sonrası deniz fenerine ulaşabilirsiniz.

Yason Burnu’nda deniz fenerini gördükten sonra Ordu şehir merkezine doğru yola çıktık. Yol üzerinde Perşembe ilçesi var. Dilerseniz uğrayabilirsiniz. Biz de uğrayıp marketten bir kaç atıştırmalık alıp yolumuza devam ettik.
Boztepe
Yason Burnu’ndan yaklaşık 40 dakikalık yolculukla Ordu merkezine ulaştık ve arabayı şehir içinde bıraktık. İlk durağımız “Ters Ev” oldu; içine girince her şey ters, tavan yerde, yer tavanda. Çocuklar için eğlenceli, kısa ama keyifli bir molalık yer.
Ters Ev’in çok yakınından Boztepe’ye çıkan teleferik kalkıyor. Bileti aşağıdan alıp binebiliyorsunuz. Biz teleferiği kullanarak Boztepe’ye çıktık. Yolculuk 5–7 dakika sürüyor ama bu kısa süre bile yeterli: yukarı çıkarken Ordu’nun yeşil tepecikleri ve mavi şeridiyle Karadeniz yavaş yavaş altınızda açılıyor.

Zirvedeki sosyal tesisler oldukça şık; bir kahve molası verip şehri kuşbakışı izlemek için ideal. Ayrıca ufak bir yürüyüş terası, hediyelikçiler ve butik kafeler de alanı tamamlıyor.
Yoroz Zirvesi
Boztepe’den tekrar teleferikle aşağı inip aracımızla buradan ayrıldık. Siz dilerseniz Ordu tarihi çarşısını da gezip öyle ayrılabilirsiniz. Yola çıktıktan sonra fazla da ilerlemeden Ordu–Giresun karayolunda Turnasuyu mevkiinden içeriye dönerek Yoroz Zirvesi’ne yöneldik.
Zirvenin yaya çıkış mevkine ulaşınca arabayı oraya bırakıp tırmanışa başladık. Bu tırmanış, tüm Karadeniz gezimiz boyunca en çok etkilendiğimiz yerlerden biri oldu.
Dar bir orman yoluyla yükselip park alanına ulaşıyorsunuz; oradan merdivenler başlıyor. Ardından yol ağaçların arasına dalıyor. Gökyüzünü neredeyse hiç göremediğiniz, yapraklarla örtülü dar patikalar boyunca yaklaşık 1 saat boyunca doğanın içinden ilerliyorsunuz. Bizim çocuklar küçük olmalarına rağmen gayet iyi idare ettiler, ama küçük çocuklarla gelmeyi düşünüyorsanız özellikle dönüşte yorulabileceklerini göz önünde bulundurmakta fayda var. Bebek arabası ile mümkün değil.
Zirveye vardığınızda karşınıza muazzam bir manzara çıkıyor. Bizim gittiğimiz gün hava açık ve netti; Karadeniz’in mavisi, yeşil dağ sırtları ve uzaklarda beliren köyler net bir şekilde görünüyordu. Ancak burası sık sık bulutlara gömülebiliyor; hava durumunu kontrol edip mümkünse açık bir gün seçmek deneyimi katlayabilir.
Zirvedeki manzarayı fotoğraflarla anlatmak mümkün değil — o anın huzurunu, rüzgarın sesini ve doğayla yüz yüze hissini ancak orada yaşayarak anlayabiliyorsunuz. Ordu şehri uzaklardan gözüküyor.
Yoroz Zirvesi’nin o muazzam manzarasından iniş yaptıktan sonra, yaklaşık bir saatlik keyifli bir sürüşle Giresun merkeze ulaştık. Şehirde kısa bir sahil turu atıp Karadeniz’in iyot kokusunu içimize , geceyi geçireceğimiz Kümbet Yaylası’na doğru yola çıktık.
Kümbet Yaylası
Giresun merkezden Dereli ilçesi üzerinden yaklaşık 1,5 saatte ulaşılıyor. Yol asfaltlı, düzgün ve oldukça geniş; gece yolculuğu yapanlar için rahat bir sürüş sunuyor. Vadi boyunca ilerliyorsunuz. Yolda dilerseniz Dereli ilçesinde mola verebilirsiniz.
Kümbet Yaylası’na vardığımızda henüz akşam olmamıştı. Arabayı bırakıp yayla merkezinde biraz gezindik, ufak bir yer zaten. Biz geceyi bir arkadaşımızın yayla evinde geçirdik. Ancak yaylada otel ve pansiyon seçenekleri de vardı.
Ağustos ayında bile hava şaşırtıcı derecede serindi; kalın yorganlarla uyumak zorunda kaldık. Yaz sıcağından kaçmak isteyenler için burası gerçekten ideal. Yaylada market, kasap, bakkal ve fırın gibi temel ihtiyaçlar için imkânlar mevcut; ağır bagajlarla veya Giresun’dan alış verişi yaparak gelmeye gerek yok. Özellikle fırında taze ekmek oluyor.
Gece yayla da yıldızları izlemeyi ihmal etmeyin.
2. Gün — Giresun

Sabahın erken saatlerinde yaylanın sessizliğiyle uyandıktan sonra, Kümbet’in içinden geçen yolu takip ederek dağın zirvesindeki geniş alana çıktık. Aymaç Tabiat Parkı diye aratıp gidebilirsiniz. Çok erken vardığımız için her yer bomboştu, sanki doğa bize özel açılmıştı. Portatif mangalı kurup muazzam bir manzaranın eşliğinde kahvaltımızı yaptık.
Etrafımızı saran yeşillik, uzaklarda dolaşan inek sürüleri ve sessizlik… Gerçekten bir kartpostaldan fırlamış gibiydik. Yerel halk sabahları ineklerini bu alanın eteklerine otlatmaya getiriyor; hayvanlar gün boyu serbestçe dolaşıyor. Bu doğal ritim buranın huzurunu bozmak yerine tamamlıyor.


Bu bölge kampçıların uğrak noktası. Kamp yapmak için de çok ideal bir yer. İster kendi çadırınızı kurun, ister yerel bir evde kalın, herkes için bir köşe var.
Kuzalan Şelalesi
Kümbet Yaylası’ndan öğleye doğru ayrıldık ve yaklaşık 1 saatlik yolculukla Kuzalan Tabiat Parkı’na vardık. Burası, dağın yamacından ince ince, aralıklı şeritler hâlinde aşağı süzülen, toplamda yaklaşık 100 metre genişliğinde bir şelaleye ev sahipliği yapıyor. Arabayı ücretsiz otoparka bırakıp kısa bir yürüyüşle şelaleye ulaşıyorsunuz.

Ancak dikkat: bölgede eşek arıları oldukça aktif. Ben de orada bir tanesiyle tanışma fırsatı buldum. Acısıyla! Yani çok küçük çocuklarla veya hassas ciltli ziyaretçilerle geliyorsanız bu konuda dikkatli olmakta fayda var.
Açıkçası, zamanınız kısıtlıysa Kuzalan’ı atlayabilirsiniz; Artvin ve çevre yaylalarında çok daha etkileyici şelalelerle karşılaşacaksınız.
Mavi Göl
Kuzalan Şelalesi’nden ayrılınca hemen birkaç kilometre ilerleyince Mavi Göl’e ulaştık. Adını gölün turkuaz tonundaki suyundan alıyor ve evet, ilk bakışta etkileyici bir görüntü sunuyor. Ancak açıkçası inanılmaz kalabalık; fotoğraf çekmek bile sıra bekleme işine dönüşebiliyor.
Güzel bir yer ama bu kalabalığa değip değmediği tamamen size kalmış. Sessizlik ve içten bir doğa deneyimi arıyorsanız yolunuzu başka yönlere çevirmeniz daha aklı.

Mavi Göl’den ayrıldık ve rotamızı Rize yönüne çevirdik. Yaklaşık 4 saatlik, Karadeniz sahil yolundan, yeşille iç içe bir yolculuğun ardından akşamın geç saatlerinde Rize merkeze ulaştık.
Rize’yi buradan sonraki 7 gün boyunca tüm gezilerimizin merkez üssü hâline getirdik. Artvin, Trabzon, yaylalar, vadiler… Gideceğimiz her yere günü birlik çıkıp döndük. Bu esnek rotayı oluştururken en büyük kriterimiz hava durumuydu: Trabzon yağmurlu göründüğünde rotayı Artvin’e, Artvin bulutlu çıkınca tam tersine çevirdik. Yağmuru en aza indirerek doğanın en iyi halini yakalamak istedik ve genel olarak bu konuda epey başarılı olduk. Bu bölge için esnek bir plan büyük fayda sağlıyor çünkü yağmurlar bölgesel olabiliyor.
3. Gün — Rize Yaylaları
Rize’deki ilk tam günümüzün sabahında hava durumunu kontrol ettik: yaylalarda güneşli ve açık! Hemen rotamızı buna göre ayarladık. Çünkü Doğu Karadeniz’de en önemli kural budur: güzel havayı kaçırmamak.
Şunu baştan netleştireyim: Rize yaylalarını kendi aracınızla gezmek pek akıllı bir yol değil. Yollar hem dar hem dik, üstelik çoğu taşlık ve bozuk. Bölgede yaşayanlar bile “Arabanızı boş yere kırmayın” diyor.
Çözüm kolay: günü birlik tur minibüsleri var. Biz de bu yolu tercih ettik, hem güvenli hem de oldukça uygun fiyatlı. Sabah Fırtına Deresi’ndeki buluşma noktasında minibüse bindik; Rize merkezden Pazar ilçesine, oradan Fırtına’ya yaklaşık 1 saat sürüyor. Saat 09.30 gibi yola çıktık.
Biz gittiğimiz zaman direk Rize’den yayla turları yoktu, Fırtına Deresi’ne gitmeniz gerekiyordu. Ancak şimdi direk Rize’den binip, tekrar Rize’de inecek şekilde turlar mevcut.
Zil Kale
Fırtına deresinden başladığımız yolculuğumuza, Çamlıhemşin’den dere yatağı boyunca yaklaşık yarım saatlik dar bir yolun ardından devam ederek ilk durağımız Zilkale’ye ulaştık.
15. yüzyılda inşa edilmiş ve günümüze şaşırtıcı derecede sağlam ulaşmış bu kale, sarp bir kayalık yamacın üzerine oturmuş; sanki Fırtına Vadisi’nin nöbetçisi gibi duruyor.

Bilet alıp içine girebiliyorsunuz. Kale duvarları arasında dolaşırken hem tarihin izlerini hissediyor hem de her pencereden vadinin yeşiliyle iç içe nefes kesici manzaralarla karşılaşıyorsunuz. Rize yaylaları rotasında mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri.
Palovit Şelalesi
Zilkale’den ayrılıp minibüsle biraz daha ilerleyince rotanın ikinci durağı Palovit Şelalesi karşımıza çıktı. Türkiye’nin en yüksek debili şelalelerinden biri olarak biliniyor, resmi bir sıralama olsa kesinlikle ilk üçte yer alır.
Su, kayalardan öyle bir dökülüyor ki hem sesi hem serinliğiyle sizi tamamen sarıyor. Şelalenin dibine inmek biraz zorlu ama manzara o çabayı fazlasıyla haklı çıkarıyor. Burada biraz uzun süre kalmak, suyun uğultusunu dinlemek ve etraftaki yeşilin içinde derin bir nefes almak, çok güzel bir duygu.

Şimşir Ormanları
Palovit’ten sonra minibüs bizi Şimşir Ormanları’na taşıdı. Türkiye’de kalan tek şimşir ormanı olarak biliniyor; maalesef bu nadir ağaç türü geçmişte bilinçsizce kesilmiş, kalanlar da günümüzde hastalık tehdidiyle karşı karşıya. Yine de ormanda dolaşırken ağaçların eğik dalları, buruşuk kabukları ve garip biçimleri sizi başka bir dünyaya götürüyor. Bu ağaçlardan zamanında bölge insanı tabak, kaşık, baston ve benzeri ihtiyaçlarını yapıyormuş.

Burası Yüzüklerin Efendisi’nde gördüğünüz büyülü ormanlara aşırı benziyor. Işığın yapraklar arasından süzülüşü, ağaç gövdelerinin kıvrımları… Her adım bir masal sahnesine adım atmak gibi hissettiriyor.
Elevit Yaylası
Şimşir Ormanları’ndan sonra minibüs yokuşlara yöneldi. Yol boyunca birkaç kez manzara için durduk; her seferinde doğanın sunduğu bu yeşil derinlik hiçbir kareye sığmıyor. Yaklaşık 1,5 saatlik tırmanışın ardından 1.850 metre rakımda Elevit Yaylası’na ulaştık.

Yolları, bölgedeki diğer yaylalara kıyasla nispeten daha düzgün.
Yaylanın ortasından berrak bir akarsu geçiyor; suyun sesiyle birlikte rüzgârın hışırtısı şehir hayatının gürültüsünü tamamen unutturuyor. İsviçre Alp dağlarını anımsatan bir doğa. Çevreyi saran dağlar, yaylanın içinden geçen doğal yol ve sessizlik… Gerçekten ayrılmanın zor olduğu bir yer. “Buraya bir daha geliriz,” dedik.
Sevdaluk Köyü
Elevit’ten dönüşe geçerken Fırtına Vadisi boyunca birkaç kez durduk; en güzeli de Sevdaluk Köyü. Köy, adını taşıdığı gibi gerçekten sevdalı bir yer. Eski zamanlardan kalma taş evler, çay bahçeleriyle çevrili yollar ve ortasından geçen dere üzerindeki tarihi taş köprü, Karadeniz’in geçmişten günümüze taşınan huzurunu yansıtıyor. Turistik değil; özgün. Sanki yıllar burada biraz daha yavaş akıyor.

Sevdaluk Köyü’nden sonra bu yoğun ama dolu dolu günümüzü tamamlamış olduk. Minibüsten inip arabamıza geçtik ve Rize merkezine döndük.
4. Gün — Artvin
Sabah erkenden hava durumunu kontrol ettiğimizde Artvin tarafının açık ve güneşli olduğunu görünce rotamızı hemen o yöne çevirdik. Bugünün hedefi Borçka Karagöl. Rize merkezden yaklaşık 2,5 saatlik yolculukla, Hopa ilçesini de geçerek Karagöl’e ulaştık. Yolun son yarım saati dar ve kıvrımlı dağ yollarından geçiyor; dikkatli ilerlemeniz gerekiyor ama manzara her virajda sizi ödüllendiriyor.
Genel olarak çok sıkıntılı değil yolu.
Erken gitmenizi özellikle tavsiye ederim. Biz öğlen vakti ayrılırken zirve saatlerinde akın akın turistlerin geldiğini gördük. Sabahın serinliğinde, henüz kimse yokken orada olmanın sunduğu sessizlik ve huzur, öğleden sonra bulmak gerçekten zorlaşıyor.
Borçka Karagöl
Milli Park alanının otoparkına bırakıp ilk adımı attığımız anda Karagöl karşımıza çıktı ve gözlerimizi alamadık. Su, çevresindeki ormanların yeşilini öyle bir yansıtıyordu ki sanki doğanın kendi paletinde karıştırılmış özel bir tondu.

Göl, dağların kucağında sessizce uzanıyor; etrafını saran huzur şehir yorgunluğunu bir anda silip atıyor. Yeşilin kaç tonunu gördüğümüzü bilemiyorum ama daha önce görmediklerimi gördüğümü söyleyebilirim. Ormanların göle düşen yansıması ile inanılmaz bir görüntüydü.
Gölün etrafını tamamen yürüyerek dolaşabiliyorsunuz. Yol düzgün, tempolu bir yürüyüşle 1-1,5 saatte tamamlanıyor. Bir yandan gölün berrak yüzeyi, diğer yandan koyu yeşil ormanlar… Her adımda yaşayan bir tablonun içindesiniz. Burada acele etmek gereksiz; sadece yürümek, bakmak ve nefes almak yeterli. Çok keyifli bir doğa yürüyüşü.
Fındıklı — Çağlayan Köyü
Karagöl’den dönüş yolunda ikindiye yakın rastgele bir yere uğradık, ama sonradan bunun büyük bir şans olduğunu anladık. Fındıklı ilçesinden başlayıp Büyük Deresi boyunca ilerleyen dar bir yolda küçük ama göz alıcı bir köye çıktık: Çağlayan Köyü.

Haritada kolayca fark edilmeyebilir ama bir kez içine girince Karadeniz’in en saf lezzetlerinden ve en içten misafirperverliğinden nasibinizi alıyorsunuz.

Sadece yemek yemekle kalmayın, biraz zaman ayırıp köyün içini yürüyün. Bu küçük alanda Doğu Karadeniz’in tüm tipik öğeleri bir arada: kivi asmaları evlerin duvarlarını sarmış, kenar mahallelerde çay depoları hâlâ çalışıyor, köyün ortasından çağlayan bir dere geçiyor, üzerinden geçtiğiniz taş köprü yüzyılların sessiz tanığı, çay bahçeleri arasında ahşap Karadeniz konakları hâlâ ayakta ve her köşede çay bahçeleri… Bu kısa yürüyüş sadece bir gezi değil; bölgenin yaşayan kültürüne dokunma fırsatı. Çağlayan köyünü mutlaka rotanıza ekleyin
Çağlayan Köyü’ndeki bu keyifli molanın ardından yolumuza devam edip akşamın erken saatlerinde Rize’ye döndük.
5. Gün — Rize Yaylaları
Bugün yine Rize yaylalarına yöneldik ama bu sefer rota biraz daha maceracı: Pokut ve Sal Yaylaları. Buraya tur minibüsü veya 4×4 olmadan çıkmak neredeyse imkânsız; yollar hem dar hem oldukça bozuk, bazı yerlerde asfalttan çok doğanın kendi çizdiği patikalar hâkim. Yine Fırtına Deresi’ndeki buluşma noktasından minibüse bindik.
Yol, kelimenin tam anlamıyla sarsıcı. Minibüs çukurlar ve taşlar arasında öyle savruluyorki sanki dalgalı bir denizde teknede yol alıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Ama bu sarsıntıların karşılığı her virajda karşınıza çıkan nefes kesici manzaralar: yeşil vadiler, derin yamaçlar, sisli zirveler… Her kare duvarınızdaki bir tabloya dönüşebilir. Yaklaşık 1,5 saatlik bu zorlu tırmanışın ardından Pokut Yaylası’na ulaştık.
Pokut Yaylası
2.000 metre rakımda, dağların en yüksek sırtlarından birine kurulmuş Pokut’a ulaşmak zaten başlı başına bir başarı — ama manzarayı görebilmek biraz da şansa bağlı. Biz gittiğimizde hava sisliydi; vadiler, yamaçlar ve uzak zirveler beyaz bir perde arkasındaydı. Neyse ki sis “göz gözü görmesin” kadar yoğun değildi. Buraya gelirken hava durumunu kontrol etmek faydalı elbette, ama Karadeniz’in ruhuna sadık kalın: bazen sis bile güzeldir.

Yaylada küçük ama hoş bir kafe-restoran var. İçeriden tulum sesleri geliyor; ahşap masalarda çayınızı yudumlarken etrafı saran sis bile bir tür huzur veriyor. Atmosfer, sadece manzara için değil — yaşamak için de değer.
Sal Yaylası
Pokut’tan kısa bir yürüyüşle, belki 15-20 dakikada Sal Yaylası’na ulaştık. Pokut kadar yüksek olmasa da çok daha sıcak ve samimi bir atmosfere sahip.


Yaylada yerel bir ailenin işlettiği küçük bir lokanta var; menüde öne çıkan iki şey var: kendi ineklerinden gelen bonfile kavurma ve ev yapımı sütlaç. Kavurma lezzetli ve bol baharatlı.

Ama sütlaç… Abartmıyorum: hayatımda yediğim en güzel sütlaçtı. Krema kıvamında, hafif füme aromasıyla, tencereden taze servis ediliyor. Sal Yaylası’na çıkarsanız bu sütlacı kaçırmayın.
Oradayken sis biraz açıldı ve ilk kez vadileri net görebildik. Yeşil yamaçlar, derin çukurlar, uzakta beliren dağ sırtları… Sanki doğa bize “şimdi görebilirsiniz” demiş gibiydi. Sal Yaylasında bir süre daha vakit geçirdikten sonra minibüsümüzle birlikte Fırtına Deresine oradan da Rize’ye geri döndük.
6. Gün — Trabzon
Sabahın erken saatlerinde Trabzon yönüne döndük. Rize merkezden Trabzon’a ulaşmak yaklaşık 1,5 saat sürüyor; yol boyu Karadeniz’in mavi şeridi hep sağınızda, yeşil yamaçlar ise solunuzda. Bugün hedefimiz Trabzon merkez ve yakın çevresi.
Trabzon Merkez
Trabzon’a varır varmaz ilk durağımız, çarşının tam göbeğindeki Ertuğrul Pide oldu. Şehrin en çok önerilen ve övülen pidecilerinden biri olduğu için merakla bekliyorduk. Peynirli, kıymalı, yumurtalı… Birkaç çeşit denedik, hepsi lezzetliydi. Ancak itiraf etmeliyim: bir Konyalı olarak, kenarlar bana oldukça kalın geldi.

Bizde pide kenarı ince ve çıtır çıtır olur; buradaysa daha çok “ekmek” havasında. Ama bu bölgenin kendi tarzı ve Trabzonlular için muhtemelen tam da olması gerektiği gibi. Pideyi keyifle bitirdikten sonra Trabzon’un kalbi olan çarşıda biraz dolaştık.

Merkezi aşırı büyük değil zaten arabanızı yer altı otoparklarından birine koyup hızlı bir şekilde merkezini geçebilirsiniz.
Sümela Manastırı
Çarşıdan ayrılıp yaklaşık yarım saatlik yolculukla manastırın eteğine ulaştık. Arabayı büyük otoparka bırakıp zirveye çıkmak için servis minibüslerine bindik; yürüyerek çıkmak hem yorucu hem zaman alıcı. Minibüs dar ve kıvrımlı yolu tırmanırken her virajda manastırın heybetli silueti biraz daha belirginleşti.
Sümela’nın kendisi muhteşem ama onu gerçekten unutulmaz kılan şey bulunduğu doğa. Yemyeşil bir vadinin ortasında, sarp bir dağ yamacına öyle ustaca yerleştirilmiş ki, günümüz teknolojisiyle bile böyle bir inşaatın nasıl mümkün olduğunu düşünmek baş döndürüyor. 4. yüzyıldan kalma bu yapı, yalnızca inançla değil, inanılmaz bir mühendislik ve cesaretle dikilmiş.

İçeri girdiğinizde duvarlarda Hristiyanlığa ait freskler karşılıyor sizi. Ne yazık ki bunların çoğu tahrip edilmiş; bazı yüzler silinmiş, bazı sahneler karartılmış. Orijinal hallerini hayal etmek bile insanın kalbi burkuluyor. Manastırın vadiye bakan terasından ise yeşilin derinliği, sisin yamaçları sarışı ve sessizliğin ağırlığıyla sizi tamamen başka bir zamana taşıyor.
Hamsiköy
Sümela’dan çıkıp Maçka üzerinden yaklaşık 1 saatlik yolculukla Hamsiköy’e ulaştık. Yol biraz kıvrımlı ama her virajda yeşil biraz daha yoğunlaşıyor.

Hamsiköy’ün sütlaçlarıyla meşhur olduğunu biliyorduk ve elbette denedik. Lezzetliydi, kıvamı güzel, tazeydi… Ancak açıkçası Sal Yaylası’nda yediğimiz o efsanevi sütlaç hâlâ damakta tazeydi; Hamsiköy’ünki onun yanına pek yaklaşamadı.
Ama manzara konusunda Hamsiköy gerçekten birinci sınıf. Yamaçlarda serbest dolaşan inekler, ufka doğru uzanan sonsuz yeşil tepeler, küçük renkli ahşap köy evleri… Güneşli bir günde oraya vardığınızda kendinizi İsviçre Alpleri’nde sanabilirsiniz. Fotoğraf makineleriniz burada hiç dinlenmeyecek. Hamsiköy’ü sadece sütlaç için değil, manzarası için de mutlaka ziyaret edin.
Şehit Eren Bülbül’ün Kabri
Hamsiköy’den Maçka’ya dönüş yolunda, karşı tarafta dikkatimizi çeken bir işaret gördük: Şehit Eren Bülbül’ün kabri. Hemen dönüş yaptırıp karşıya geçtik. Dar bir dağ yolundan yaklaşık 10-15 dakika daha tırmanınca dağın zirvesine kurulmuş küçük bir alana ulaştık.

Burada Eren’in annesi vardı, kabrin başında, sessizce oturuyordu. Biz yaklaşınca gülümsedi, biraz sohbet ettik. Eskiden burada nasıl yaşadıklarını anlattı: ufacık bir kulübede, elektriksiz, suyu zorlukla getirilen, kar ve sisle mücadele edilen yıllar… Eren ve kardeşlerinin çocukluk hikâyeleri, dağın bu ıssız zirvesinde geçirdikleri zorlu günler… Dinlerken içimiz burkuldu. Bugün devletin aileye sıcak bir ev yaptığını söyledi, şükür ki artık daha iyi koşullarda yaşıyorlar. Ama o eski yaşamın izleri hâlâ dağın rüzgârında hissediliyor.
Eren Bülbül’ü korumaya çalışırken şehit olan Astsubay Ferhat Gedik’i de bu satırlarda anmak istedim. İkisinin de fedakârlığı, bu toprakların sessiz kahramanlığını anlatıyor. Ruhları şad olsun.
Cazılar Deresi Restoran
Şehit Eren Bülbül’ün kabrinden sonra tekrar Trabzon merkeze dönüp kısa bir mola olarak Küçük Ayasofya Camii’ni gezdik. Restorasyon sonrası gerçekten çok daha şık ve bakımlı olmuş. Ardından akşam yemeği için Trabzon çıkışında Yomra ilçesine doğru yaklaşık yarım saatlik yolculukla Cazılar Deresi Restoran’a ulaştık.

Burası aslında bir alabalık üretim tesisi, ama aynı zamanda epey etkileyici bir yeme-içme mekânı. Balık buğulama usulü servis ediliyor, lezzeti güzel. Ama dikkat çeken asıl şey mekanın kendisi: bir akarsuyun üzerinde inşa edilmiş devasa ahşap konak gibi. İçeri girince cadılar bayramı havasında dekore edilmiş bir dünya karşılıyor; duvarlarda korku temalı figürler, köşelerde esrarengiz ışıklar, çocuklar için tam bir keşif alanı. Küçük havuzlardan kendi alabalığınızı seçip tutabiliyorsunuz. Ailecek gitmek isteyenler için şiddetle öneririm.
Akşam yemeğini keyifle bitirip Rize’ye döndük. Ancak Cazılar Deresi’nden Yomra’ya kadar olan yol, özellikle akşam saatlerinde dikkat istiyor: oldukça karanlık, sık virajlı ve yeterli levha yok. Her virajda biraz temkinli olmakta fayda var.
7. Gün — Trabzon
Bugün rotamızı Karadeniz’in en çok konuşulan, en çok tartışılan ama bir o kadar da ikonik noktası olan Uzungöl’e çevirdik. Rize’deki merkez üssümüzden yaklaşık 1 saatte ulaştığımız bu güzergah oldukça konforlu: Yol geniş, asfalt düzgün ve işaretlemeler çok iyi. Kendi aracınızla gitmek isterseniz hiçbir zorluk yaşamayacağınız bir rota. Şansımıza hava da tam istediğimiz gibiydi; güneşli, berrak ve o meşhur yayla serinliğiyle bizi karşıladı.
Uzungöl
Uzungöl’e vardığınızda, maalesef o çok konuşulan betonlaşmanın ve yoğun turizmin izlerini hemen fark ediyorsunuz. Ancak tüm bu kalabalığa ve yapılaşmaya rağmen, göl hâlâ o göz alıcı güzelliğini bir şekilde korumayı başarıyor. Gölün etrafında keyifli bir yürüyüş yapabilir, yamaçtaki seyir terasına çıkarak manzarayı kuşbakışı izleyebilirsiniz.

Ancak burada dürüst bir karşılaştırma yapmak şart: Eğer Borçka Karagöl’ün o bakir ve aynalı sularını gördüyseniz, Uzungöl size biraz “evcilleşmiş” gelebilir. Karadeniz gezimiz boyunca çok önemli bir şeyi fark ettik: Yol ne kadar iyiyse, manzara o kadar değişime uğramış oluyor. Pokut, Sal veya Elevit gibi dar, taşlı ve zorlu yollarla ulaşılan yerler, doğanın en saf halini sunuyor. Hatta yöre halkıyla sohbet ettiğimizde, bazı yayla yollarının turizmin doğayı ve yaşam tarzını bozmaması için bilinçli olarak asfaltlanmadığını öğrendik. Onları bu konuda sonuna kadar anlıyor ve destekliyoruz.
Karester Yaylası
Uzungöl’ün o kalabalık atmosferinden sıyrılmak için hemen arkadaki dağın zirvesine, Karester Yaylası’na tırmanmaya karar verdik.
Uzungöl’deki caminin hemen yanından Karester tabelasını takip ederek yola çıkıyorsunuz. İlk 2-3 km asfalt olsa da, sonrası tamamen taşlı ve bozuk bir patika. Yaklaşık 10 km’lik bu mesafeyi, aracınızı korumak için çok yavaş ilerleyerek ancak 45 dakikada alabiliyorsunuz.

Zirveye vardığımızda yoğun bir sis bizi karşıladı ve manzara tamamen gizlendi. “Neredeyse boşuna çıktık” diye düşünürken asıl sürpriz dönüş yolunda karşımıza çıktı. Yolun yaklaşık yarılarında, sisin dağıldığı noktalarda Uzungöl’ü tam tepeden gören muazzam manzara noktaları keşfettik.
Karester’e çıkmayı düşünüyorsanız asıl zevkin zirvede değil, o yarı yoldaki duraklarda olduğunu unutmayın. Biz orada sandalyelerimizi açıp, termosumuzdaki çay eşliğinde gölün üzerinde kayan bulutları izledik. Yerel halk da genellikle buralarda duruyor. Eğer yolun bozukluğu sizi çok yorarsa, zirveye kadar gitmeden bu manzara noktalarında mola verip dönebilirsiniz.
Ayrıca ilginç bir detay: Bu yolun zirvesi tandem yamaç paraşütü yapanların popüler kalkış noktalarından biri. Gökyüzünde süzülen paraşütleri izlemek, o ıssız zirveye ayrı bir renk katıyor.
Karester’in o heyecanlı inişinden sonra tekrar Uzungöl’ün kıyısına ulaştık. Arabayı uygun bir yere park edip bu sefer gölün o en kalabalık kısmından uzaklaşıp diğer tarafa doğru bir yürüyüşe başladık.
Eğer Uzungöl’de vaktiniz varsa, mutlaka gölün arka taraflarına doğru yürüyün. O yönde ilerledikçe karşınıza ana gölden bağımsız, daha ufak ve sakin gölcükler çıkıyor. Biz bu huzurlu yolda biraz yürüdük, doğanın tadını çıkardık ama günün yorgunluğunu da hesaba katarak çok fazla vakit kaybetmeden ayrıldık.
Günün sonunda tekrar Rize’ye, merkez üssümüze döndük. Akşamın sakinliğinde Rize merkezde kısa bir gezinti yaparak günü tamamladık.
8. Gün — Rize Yaylaları
Rize’deki son tam günümüzde asıl hedefimiz, Karadeniz’in o meşhur bulut denizi manzarasıyla bilinen Huser Yaylası’na çıkmaktı. Ancak Karadeniz’de planları siz değil, doğa yapar. Gece boyunca yağan şiddetli yağmur nedeniyle tur minibüsleri, yolların çok çamurlu ve tehlikeli olabileceğini belirterek bugün Huser’e çıkışın riskli olduğunu söylediler. Biz de güvenliği elden bırakmayıp rotamızı bir kez daha Fırtına Deresi yönüne çevirdik. “Buralara kadar gelmişken Ayder’i görmeden dönmeyelim” dedik.
Tar Deresi Bulut Şelalesi
Ayder’e varmadan yaklaşık 15 dakika önce karşımıza çıkan o küçük tabelayı takip ettik ve iyi ki de etmişiz. Buradan başlayan yaklaşık 1,5 kilometrelik doğa yürüyüşü, tahta döşemeli ve hafif eğimli yoluyla çocuklarla bile rahatça yapılabilecek kadar kolay.
Şelale, adını yukarıdan ince damlalar hâlinde, sanki buluttan süzülüyormuş gibi akan suyundan alıyor. Bu “inci gibi” damlalar aşağıda yeryüzüyle buluşunca hafif bir sis perdesi oluşturuyor. Sesini duymadan önce hissediyorsunuz: sakinlik, serinlik, huzur. Şelalenin dibinde oturup sadece suyun sesini dinlemek, şehir yorgunluğunu tamamen atmanız için yeterli. Girişte ücretsiz otopark var; bölge aynı zamanda endemik bitki türlerine ev sahipliği yapıyor, doğa meraklıları için ekstra bir ödül. Ayder’e gitmek istiyorsanız bile, asıl hedefinizi Bulut Şelalesi yapın.
Ayder Yaylası
Bulut Şelalesi’nden ayrılıp birkaç dakika sonra Ayder Yaylası’na ulaştık. Burası uzun yıllardır “mutlaka görülmesi gereken” listelerinin başında yer alıyor, biz de bu üne inanarak gittik. Ancak açıkçası Ayder, tüm gezimizde bizi en çok hayal kırıklığına uğratan yer oldu.
Ayder’in eskiden bahsedilen o meşhur büyüsü neredeyse tamamen yok olmuş. Ortadan geçen geniş bir yol, iki yanına dizilmiş kafeler, oteller ve hediyelik dükkanları; aralarında selfie çubuklarıyla poz veren turistler ve hoparlörlerden yükselen müzik sesleri… Doğanın o eşsiz sessizliği yerini maalesef yoğun ve gürültülü bir turizm altyapısına bırakmış.
Eğer siz de Karadeniz’in dokunulmamış, o sakin ve saf ruhunu arıyorsanız; rotanızı hâlâ o saf kalbi koruyan Pokut, Sal, Elevit, Huser veya Kümbet gibi yaylalara çevirmenizi öneririm. Karadeniz’in gerçek karakteri o zorlu yolların sonundaki sessizlikte saklı.
Fırtına Deresi Zipline ve Rafting
Günün devamında Fırtına Deresi boyunca sıralanan aktivitelere yöneldik. Çamlıhemşin ile Ayder arasında çok sayıda zipline işletmesi göreceksiniz. Adrenalin arıyorsanız ve manzarayı uçarken izlemek istiyorsanız keyifli bir deneyim olabilir. Ancak bir uyarım var: Fiyatlar başta oldukça şişirilmiş başlıyor. “Evet” demeden önce mutlaka pazarlık yapın; sıkı bir pazarlıkla ciddi oranda indirim alabiliyorsunuz.

Aynı şekilde rafting parkuru da Karadeniz standartlarında epey uzun ve heyecan verici. Ekipmanlar sağlanıyor ancak 8 yaşından küçük çocuklar katılamıyor. Rafting için de pazarlık etmeyi unutmayın; biz neredeyse yarı fiyata kadar indirim alarak çok keyifli ve makul bütçeli bir deneyim yaşadık. Günün sonunda, yine Rize merkezdeki üssümüze döndük.
Dolu dolu geçen bu son günün ardından, Karadeniz’in hırçın sularının ve sisli yaylalarının anılarını yanımıza alarak Rize merkezdeki üssümüze son kez döndük.
9. Gün — Trabzon ve Dönüş
Rize’deki son sabahımızı erkenden karşılayıp valizlerimizi arabaya yükledik. Ancak bu toprakların cazibesine kapılmamak elde değil; Karadeniz’den tamamen kopmadan önce Trabzon’da kısa ama anlamlı birkaç durak daha yapmaya karar verdik.
Atatürk Köşkü
Trabzon’a girdiğimizde ilk durağımız, şehrin en zarif yapılarından biri olan Atatürk Köşkü oldu. Trabzon halkı tarafından Atatürk’e hediye edilen ve sonradan müzeye dönüştürülen bu köşk; içindeki orijinal eşyalar, kitaplar ve masalarla sessiz bir tarih anlatıcısı gibi.

Ancak bizi asıl büyüleyen binanın içinden ziyade bahçesi oldu. Özellikle ortanca çiçekleri (hortensia) burada öyle canlı, öyle yoğun açmış ki; Türkiye’de gördüğümüz en güzel örnekler kesinlikle buradaydı. Bahçenin her köşesi ayrı bir fotoğraf karesi, her bankı ise derin bir nefes almak için tasarlanmış gibi. Atatürk Köşkü, Trabzon’un sadece tarihini değil, zarif ruhunu da yansıtan bir durak.
Kalkanoğlu Pilavcısı
Dönüş yoluna girmeden hemen önce, Trabzon’un damak hafızası olarak bilinen meşhur Kalkanoğlu Pilavcısı’na uğradık. Siparişimiz Karadeniz klasiğiydi: Kuru fasulye, kavurma ve pilav.

Fasulye hafif baharatlı ve tam kıvamındaydı; kavurma ise bol ve aromatikti. Ancak samimi fikrimi söylemem gerekirse; buradaki asıl yıldız kesinlikle pilavdı. Taneleri tek tek dökülen, hafif yağlı ama suyunu o kadar mükemmel çekmiş bir pilav ki, fasulye ve kavurma onun yanında biraz gölgede kaldı. Kalkanoğlu’na giderseniz, pilavın o dengeli lezzetine ayrıca odaklanmanızı öneririm.
Bonus: Geziden Küçük İpuçları
9 günlük yolculuğun ardından heybemizde sadece fotoğraflar değil, Karadeniz’e dair bazı “hayat kurtaran” gözlemler de birikti.
Rize Akşamları: Çaykur Ritüeli
Rize’de geçirdiğimiz her akşam neredeyse aynı ritüelle geçti: Çaykur Çay Bahçesi’ne doğru yürüyüş. Neredeyse her gün oradaydık. Bahçe ailecek, sakin ve huzurlu; kalabalık turist grupları yok, yüksek sesli müzik yok — sadece çayın buharı ve Karadeniz’in hafif serin rüzgârı.

Çayın lezzetini mi soracaksınız? O kadar özgün, o kadar Rize ki anlatmakla olmaz. Her yudumda dağların huzuru damakta kalıyor. Rize’ye giderseniz mutlaka uğrayın; belki siz de bizim gibi her akşam orada bulursunuz kendinizi.
Sürüş Önerisi
Yayla yollarında yokuşlarda siz siz olun, aniden arabayı sağa çekip stop etmeyin — hararet yapıyor! Ani durmanız gerekiyorsa arabanız çalışır durumda kalsın; yoksa bizim gibi kaskonuzun çekici hizmetini kullanabilirsiniz.

Simit Almayın
Allah günah yazmasın ama Karadeniz simidi… bir şeye benzemiyor. Özellikle Rize’de karşılaştığınız parlak, sert ve neredeyse taş gibi simitlerden Karadenizli değilseniz zevk alma şansınız neredeyse sıfır.

Mıhlama’ya Hazır Olun
Karadeniz mutfağında belki çok fazla çeşit yok ama o azlığı kaliteyle kapatıyor. Ve bu noktada karşımıza çıkıyor mıhlama — ya da yöresel adıyla kuymak. Mısır unu, tereyağı ve peynirin mucizevi buluşması.

Her yaylada, her çay bahçesinde, her ev yemeğinde mıhlama var. İlk başta “Yine mi?” diye düşünebilirsiniz, ama bir hafta sonra onu özlemeye başlarsınız. Dönüş yolunda “Keşke bir tencere alsaydık” diye düşünürsünüz — garanti. 😊
Aklınıza takılan bir soru veya öneri olursa yorumlara yazmayı unutmayın. İyi yolculuklar! 🧭
📍 Rota Bilgisi ve Harita
Gün boyunca yürüdüğümüz tüm rotayı, durakları ve küçük sapmaları aşağıdaki haritada işaretledim.
Aynı planı uygulamak isterseniz haritayı açıp adım adım takip edebilirsiniz.




Bir yanıt yazın