Paris gezimizin en merak ettiğimiz duraklarından biri Montmartre’dı. Burayı sadece bir tepe ya da turistik bir nokta olarak değil, şehrin ruhunu farklı bir açıdan hissedebileceğimiz bir mahalle olarak bekliyorduk. Sanat tarihi, sokak kültürü ve o meşhur Paris manzarası tek bir rotada birleşince, burası bizim için ayrı bir önem kazandı. Eğer Paris’e ilk kez geliyorsanız ya da gezi planınızı hâlâ netleştirmediyseniz, Montmartre’ı de mutlaka ekleyin.
Montmartre, Paris’in kuzeyinde, şehrin geri kalanından biraz daha yüksekte konumlanan tarihi bir mahalle. Adı “şehitler tepesi” anlamına gelen Mons Martyrum’dan geliyormuş. Bölgenin geçmişi de oldukça derinlere uzanıyor. 19. yüzyılda Paris’e dahil edilmeden önce bağımsız bir köy olan Montmartre, o dönemden bu yana hem mimari hem de kültürel kimliğini büyük ölçüde korumuş. Dar sokakları, alçak binaları ve tepeden uzanan manzarasıyla Paris’in diğer semtlerinden belirgin şekilde ayrılıyor.
Tarihteki yeri ise oldukça güçlü. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında düşük kiralar ve özgür atmosfer sayesinde Montmartre, Avrupa’nın sanat merkezine dönüşmüş. Picasso, Van Gogh, Monet, Toulouse-Lautrec… Dönemin en önemli sanatçılarının büyük bir kısmı burada yaşamış, üretmiş ve birbirini etkilemiş. Bugün o isimlerin izleri sokaklarda, kafelerde ve galerilerde hâlâ hissediliyor.
👉 Paris’te gezilecek yerleri gün gün planladığımız detaylı rehbere buradan ulaşabilirsin.
Bu yazıda ise Montmartre’ı adım adım, yürüyerek nasıl keşfettiğimizi ve bizim için öne çıkan detayları paylaşıyorum.
🚶♂️ Anvers Metro Station → Montmartre’a İlk Adım
Montmartre keşfine en yaygın başlangıç noktalarından biri olan Anvers Metro Station’dan ile başladık. Metrodan çıkar çıkmaz atmosferin Paris’in klasik düzenli dokusundan biraz farklı olduğunu hemen fark etdiyorsunuz. Montmartre her zaman Paris’in geri kalanından biraz daha “serbest” bir karaktere sahip olmuş, daha göçmen ağırlıklı, daha özgür sanatçı ruhlu bir mahalle.
Durağın hemen ardından Rue de Steinkerque üzerinden yukarı doğru yürüyüşe başladık. Sağlı sollu hediyelik eşya dükkanları, küçük butikler ve hızlı tüketim odaklı kafelerle dolu. Çok “otantik Paris” hissi veren bir yer değil ama iyi bir geçiş noktası.
Yolda Philippe Conticini Café’ye uğradık. Fransız pastacılığında tanınan bir ismiymiş Philippe Conticini. Kruvasanı denedik, dışı katman katman gevrek, içi yumuşak, kocaman kocaman güzeldi.

⛰️ Funiküler mi, Merdiven mi?
Rue de Steinkerque’un sonuna geldiğimizde Montmartre’ın eteklerine ulaşmış olduk. Yukarıda Sacré-Cœur’ün silueti görünmeye başlıyor. Önümüzde iki seçenek vardı: merdivenler ya da Montmartre Funicular.
Funiküler Paris toplu taşıma sistemine dahil yani ekstra ücret ödemeden normal metro biletiyle kullanabiliyorsun. Biz ilk çıkışta enerjimizi korumak için funiküleri tercih ettik.
Merdivenler ise gerçekten uzun ve dik. 200’den fazla basamak var ve gün ilerledikçe ciddi şekilde yorucu olabiliyor. Biz çıkarken funiküler, inerken merdivenleri kullandık.
⛪ Sacré-Cœur Basilica
Funikülerden indiğimizde Montmartre’ın en ikonik yapısı bizi karşıladı: Sacré-Cœur Basilica. 19. yüzyılın sonlarında inşa edilmeye başlanmış ve 1914’te tamamlanmış. O dikkat çeken beyaz rengi kullanılan traverten taşından geliyor.

Mimari açıdan baktığımızda yapının Romanesk ve Bizans etkileri taşıyor. Paris’te alışık olduğumuz klasik gotik kiliselerden oldukça farklı bir görünüme sahip.
İçeri girmeyi düşündük ama bizi çok cezbetmedi. İç mekânı daha sade ve dini atmosferi daha baskın olduğu için zamanımızı dışarıda geçirmeyi tercih ettik.

Bazilikanın önündeki geniş merdivenler Paris’i panoramik olarak izleyebileceğin en iyi ücretsiz noktalardan biri. Turistler merdivenlere yayılmış dinleniyor, yerel müzisyenler küçük performanslar yapıyor, çoğu kişi ise sadece manzarayı izliyor. Paris’i bu noktadan izlemek güzel gerçekten. Şehrin ne kadar geniş ve düz bir alana yayıldığını, evlerin karakteristik renklerini çok net şekilde görüyorsun.
🎨 Montmartre Sokakları
Sacré-Cœur çevresinden bu sefer yan sokaklara yöneldik.

Mimari doku dikkat çekiciydi. Düşük katlı, taş cepheli binalar ve sarmaşıklarla kaplanmış duvarlar. Sonbahar döneminde gezdiğimiz için ekstra şanslıydık, sararan yapraklar ve yumuşak gün ışığı sokakları neredeyse kartpostal gibi bir hale getirmiş.


Bu yürüyüş sırasında karşımıza çıkan ilginç noktalardan biri Buste de Dalida oldu. Etrafı oldukça kalabalık. Dalida’nın kim olduğunu merak edip baktığımızda, 20. yüzyılda Fransa’da büyük ün kazanmış bir şarkıcı ve oyuncuymuş. Uzun süre Montmartre’da yaşamış ve bölgeyle özdeşleşmiş bir isim. Hayat hikâyesinin de oldukça dramatik olması onu daha da sembolik bir figür haline getirmiş.

Sokaklarda dolaşırken küçük park alanlarına da denk geliyorsunuz. Çocuklar koşturup oynuyor, bir köşede ise yerel halk pétanque oynuyordu. Pétanque Fransa’ya özgü geleneksel bir oyun: ellerindeki metal gülleri belirli bir hedefe doğru atıyorlar. Genelde yaşlılar oynadığı bir oyun.

🧑🎨 Ressamlar Tepesi: Place du Tertre
Yukarı doğru yürümeye devam ettiğimizde kalabalığın tekrar arttığını fark ettik ve kısa süre sonra kendimizi Place du Tertre’de (Ressamlar Tepesi) bulduk. Burası oldukça farklı ve ilginç bir yer.
Meydanın ortası tamamen sanatçılarla dolu. Kimisi portre çiziyor, kimisi karikatür yapıyor, kimisi de kendi tarzında resimler üretiyor. En çok hoşumuza giden şey ise bu süreci canlı canlı izleyebilmek oldu. İnsanların oturup modellik yapması ve dakikalar içinde portrelerinin ortaya çıkmasını izlemek gerçekten ilginç bir deneyim. Çalışan sanatçılar da oldukça yetenekli gözüküyor. Meydanın her köşesinde ressamlar var.
Buranın etkileyici olmasının bir başka sebebi ise geçmişi. Montmartre, bir dönem Paris’in sanat merkezi olarak anılıyormuş. Pablo Picasso, Vincent van Gogh ve Henri de Toulouse-Lautrec gibi sanatçılar bu bölgede yaşamış ve üretmiş. O dönemde düşük kiralar ve özgür ortam sayesinde sanatçılar burada toplanmış ve Montmartre’ın o meşhur bohem ruhu ortaya çıkmış.
Bugün Place du Tertre’de gördüğümüz şey belki o dönemin birebir aynısı değil ama o ruhun izlerini hissetmek mümkün. Evet, turistik bir tarafı var ama bu durum deneyimi zayıflatmak yerine daha erişilebilir hale getiriyor. Biz de meydanın etrafında dolaşıp sanatçıları izledik.
Meydanın çevresindeki kafelerde sıcak şarap ve crepe oldukça yaygındı. Genel olarak burası bizim için “beklediğimizden daha keyifli çıkan” ve Montmartre deneyimini tamamlayan bir durak oldu.
🌇Tekrar Zirve ve En Keyifli An
Buradan sonra tekrar yönümüzü Sacré-Cœur Basilica’ya çevirdik. Farklı sokaklardan, hediyelik eşya dükkanlarının arasından geçerek yeniden zirveye, bazilikanın önüne geldik.

Merdivenlere geldiğimizde güneş biraz daha alçalmış, ışık yumuşamıştı. O sert gündüz ışığı gitmiş, yerine daha sıcak, daha sakin bir atmosfer gelmişti. Paris’in üzerine yayılan o altın tonları izlemek gerçekten ayrı bir keyifti. Sokak müzisyenlerinin güzel müzikleri, insan kalabalığının uğultusu, karşımızda Paris.
Yaklaşık 1 saat boyunca:
- Müziği dinledik
- İnsanları izledik
- Paris’i seyrettik
Paris’i yukarıdan izlemek zaten etkileyici ama bunu günün o saatinde yapmak bambaşka bir his veriyor. Işık yumuşadıkça şehir daha da güzel görünmeye başlıyor.
Dinlenmemizin sonunda merdivenleri kullanarak aşağı indik ve tekrar sokak aralarına karıştık.
✍️ Genel İzlenim
Montmartre bizim için Paris gezisinin güzel duraklarından biri oldu. Hem turistik hem yerel, hem hareketli hem sakin anlar sunabilen nadir bölgelerden biri. Kısa bir yürüyüş rotasıyla bu kadar farklı deneyimi bir arada yaşamak güzel.
Özellikle Sacré-Cœur merdivenlerinde oturup Paris’i izlediğimiz o an, gezimizin unutulmaz anlarından biri olarak aklımızda kaldı. Ama ara sokaklarda kaybolmak, küçük parklarda yerel hayatı görmek ve Place du Tertre’nin atmosferini hissetmek de bu deneyimi tamamlayan parçalar oldu.

Paris’e geliyorsan Montmartre’ı mutlaka listene ekle.
👉 Tüm Paris planını görmek istersen Paris’te 4 Gün: Adım Adım Gezi Rotası yazısına göz atabilirsin.




Bir yanıt yazın